Bayburtlu Konstantin Abiniz Olarak...
Bu hafta yine memlekette iki şeyi umutla bekledik: Birinin gelişini, bir diğerinin ise nihayet siktir olup gidişini... Yani üstümüze çöken o organize kasvetin, derdin, kederin bu topraklardan sökülüp atılmasını. Ah be canım memleketim; gidiyorsun, geliyorsun ama bıraktığın yerde tiyatro hep aynı, dekor hiç değişmiyor. Bir huzur, bir mutluluk sinyali yakalayalım diyoruz, tam o esnada sahneye bir başka arsızlık, bir başka sömürü dalgası fırlıyor. "Bir saniye Bahadır Beyciğim, siz şu vedayı bir neticelendirin, benim içeride kısa bir pisliği temizleme işim var, hemen döneceğim" kıvamında bir curcuna... Hatice ablamız çıkmış gelmiş, "Bacımı kim ortadan kaldırdı, kim kanını yerde bıraktı?" diye feryat ediyor. Şüphe okları doğrudan hanenin içine, o kirli ilişki ağlarına dönük: Gelinleri Güneş ve onunla gizli kapaklı işler çeviren, ailenin içindeki kuzen Fatih. "Ablam ölmeden önce aralarındaki o yozlaşmayı, o gizli oynaşmayı gözleriyle gördüğünü söyledi" diyor. Tam burada sistemin ve toplumun o ikiyüzlü ahlak duvarına şu soruyu vurmak gerekiyor: Peki, bu pislik dönerken o evin asıl reisi, yani yengenin kocası, o erkeklik taslayan figür tam olarak neredeydi? Yanıt tam bir taşra klasiği: "Ağzını dilini bağladılar, muskayı yedirdiler." Kendi acizliğini, kendi cehaletini ve korkaklığını büyüyle, muskayla aklamaya çalışan bu zihniyete bakınca, insan sormadan edemiyor: Yahu siz nasıl sefil, nasıl çürümüş, nasıl omurgasız hayatlar yaşıyorsunuz? Derken maliyenin başındaki o soğuk rasyonellik, Mehmet abimiz sahne alıyor. Bu ara evlerde rahat nefes almak, huzurla oturmak ne mümkün; kapılar tık tık çalınıyor. Büyük vurguncuların, ihale arsızlarının, milyarlık vergi borcu bir gecede silinen yandaşların peşini bırakanlar, bu kez üç kuruş kira alan küçük mülk sahiplerinin kapısına dayanmış.
Siyaset
MURAT HAYDAROĞLU VE YAYINLADIĞI KİTAPLAR... KERİM ÖZBEKLER GAZETECİ-YAZAR-ŞAİR Ankara'dan, Didim'e giderken Nazilli'de mola veren Yazar ve Şair Murat Haydaroğlu ile birlikte uzun süre edebiyat ve sanat dünyası'ndan söz ettik. O bana, 3 kitabını hediye etti. Ben de kendisine Aydın Yazarlar ve Şairler Derneği Başkanı Şükrü Öksüz'ün çıkardığı Aydın Efesi Yazı ve Şiir Dergisi ile 5-6 şiir kitabı. Bir tane Aslen Mardin'li olup Söke Milli Eğitim Müdürlüğü'nden emekli olan ve Söke'ye yerleşen Abdülkadir Güler'in 50 yılda başından geçenleri anlattığı bir kitap ile 3 hikaye kitabı armağan ettim. Çok güzel vakit geçirdik, benim içinde çevresi çok geniş olan böyle bir yazar ve şairi tanımak hoşuma gitti. Cumhuriyet'e ve Atatürk'e düşkünlüğüne ve tarihi bilgisine hayran kaldım. Gece Emekli Öğretmen-Yazar-Şair Abdullah Bedeloğlu'nu da eve davet ettim, Bedeloğlu'nun da dedeleri Kurtuluş Savaşı'na iştirak etmiş kimseler olunca muhabbet koyulaştı. Aşağıda, Murat Haydaroğlu'nu bir tanıyalım. *** 1957 yılında Ankara'nın Çubuk İlçesi'ne bağlı Meşeli Köyü'nde dünyaya gelmiştir, köyden çocuk yaşlarda ayrıldığı için köyde geçirdiği günleri hatırlamıyan Murat Haydaroğlu ve ailesi önce köyden kente göçün yaygın olduğu yıllarda önce Ankara'nın Çinçinbağları'na gelip yerleşir. Aile daha sonra Etlik Semtine yerleşir, Haydaroğlu ilk ve orta okulu Etlik'te bitirdikten sonra Ankara Motor Meslek Lisesi'ne kaydolur. Yüksek öğrenimi, siyasal ve ekonomik nedenlerle yarım kalır. Ortaokul yıllarından bu tarafa aletli jimnastik-boks-güreş vb. gibi sporlarla uğraşır. *** Okulu bitirdikten sonra bir ara EGO'da motor teknisyeni olarak çalışır, askerlik dönüşü ise toptan gıda ticaretine başlar. Büyük paralar kazanır, sonra emekli olur. Çalıştığı dönemlerde sendika işçi temsilciliği başta olmak üzere bir çok
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Altyapı (ekonomik üretim ilişkileri), üstyapıyı (hukuk, din, devlet biçimi, felsefe) belirler. İnsanlık tarihi boyunca ahlak, adalet ve hukuk gibi kavramlar hiçbir zaman gökten zembille inmedi; her zaman o dönemin egemen üretim modelini meşrulaştırmak ve korumak için birer kılıf olarak tasarlandı. Antik ve feodal dönemdeki o katı saray gelenekleri ve "Kralın kutsallığı" illüzyonu, aslında verimsiz bir ekonomik modeli ayakta tutma çabasıydı. Elitlerin lüksü sadece bir keyif değil, sistemin meşruiyet yakıtıydı. Toprağa bağlı kölenin (serf) veya kaba iş gücü sağlayan antik kölenin, kendi ürettiği değerin neredeyse tamamının saray tarafından gasp edilmesine rıza göstermesi için, tepesindeki gücün "insanüstü" olduğuna inanması (veya o ihtişam karşısında büyülenmesi) gerekiyordu. Ancak bu modelin çok büyük bir kusuru vardı: Mülkiyet maliyeti. Eski düzende köle senin malındı. Çocuk doğurduğunda ona bakmak, yaşlandığında veya hastalandığında onu beslemek, iş olmadığında bile onu hayatta tutmak zorundaydın. Sanayi Devrimi'yle birlikte fabrikalar kurulup devasa bir üretim kapasitesi açığa çıkınca, bu hantal ve maliyetli "insan mülkiyeti" düzeni yeni elitlerin (burjuvazinin) büyüme iştahını tıkamaya başladı. Aydınlanma filozoflarının, dönemin alimlerinin ve hukukçularının "insan hürriyeti", "bireysel haklar" diyerek eski köleliği bitirme yarışına girmesi, insanlığın aniden vicdana gelmesiyle ilgili değildi. Yeni sanayi düzeninin, eski feodal elitlerin elindeki o hantal iş gücünü çözmesi ve şehirlere akıtması gerekiyordu. Yeni elitler dediler ki: "Bir köleyi ömür boyu satın alıp bakım maliyetini üstlenmek çok pahalı. En mantıklısı, onun emeğini saatlik veya günlük olarak kiralamaktır." Böylece "özgür işçi" kavramı doğdu. İşçi artık hukuken özgürdü ama mülksüzleştirildiği için
Felsefe
OĞUZ ATAY ve "KORKUYU BEKLERKEN"
Murat Küçük gönüldaşımızın mektublarından birinde, şu minvalde bir tesbiti olduğunu hatırlıyorum: “Bir hikâyede mevzu basitleştikçe üslûb çetrefilleşmeli…” Bu nefis tesbitin tersi de geçerli: “Bir hikâyede mevzu çetrefilleştikçe üslûb basitleşmeli.” Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatı içinde, kitablık çapa ulaşmayan birkaç istisna dışında, ne bu teknik inceliği anlayan çıkmış, ne de ferdi ve toplumu aynı ânda kucaklayacak, en basit meselelerin arkasındaki mücerredi işaretleyecek, ulvî muammalarla okuyucuyu karşı karşıya getirecek hikâyeci yetişmiştir. Batı hikâyeciliğini yakalamak için çırpınanlar, oradaki bazı örnekler gibi mesele kucaklayabilecek çapa erişmemiştir. Meselâ (Mopasan)ın “Korku” isimli bir hikâyesi vardır ki; bilindiği sanılan bir ruh hâlinin ardındaki bilinmeyeni karşımıza çıkarması açısından çok önemlidir ve Türk hikâyeciliğinde bu çaptaki hikâyelerin sayısı ancak bir elin parmakları kadardır. İşte bu hikâyenin özeti: “İri bir Ay’ın ayna gibi pırıl pırıl parıldattığı Akdeniz sularındaki” büyük bir geminin güvertesinde yedi-sekiz kişi toplanıp, gitmekte oldukları o uzak Afrika’ya doğru gözlerini çevirmiş, sessizce denizi seyrederken, aralarında purosunu içmekte olan kaptan daha önce gemisinin, denizaltı kayası üstünde tam altı saat kaldığını ve bu hâdisenin onu çok korkuttuğunu anlatır. “O sırada güneşten yanmış yüzü, vakur hâliyle pek heybetli görünen, bitmek tükenmek bilmez tehlikelerle karşılaşmak suretiyle meçhûl diyarlarda uzun seyahatler yapmış olduğu anlaşılan, görmüş olduğu o garip manzaralardan bazılarını hâlâ gözlerinin derinliğinde muhafaza ediyormuş gibi etrafına sükûnetle bakan ve nihayet çok cesur bir kimse olduğu tahmin edilen bir adam” konuşmaya başlar: **“Enerjik bir insan, çabuk gelip geçen bir tehlike karşısında
Oğuz Atay
"DP’nin kullandığı "Yeter! Söz Milletindir" sloganı ve popülist söylemler, savaş yıllarında CHP’nin ağır vergileri (Toprak Mahsulleri Vergisi gibi) ve jandarma baskısı altında ezilen köylü kitlelerini arkaya yedeklemek için kullanılan ideolojik bir manipülasyon aracıydı. Sistemin özü değişmiyor, sadece halkın hoşnutsuzluğu egemen kliği değiştirmek için bir kaldıraç olarak kullanılıyordu." Bu hareketler; 1789 Fransa Halk Devrimi'nde, Burjuvaların sivil halkı arkasına almak için kullandığı stratejik hamlelere benzer. Bu dinamik, Karl Marx’ın Alman İdeolojisi’nde formüle ettiği o evrensel kuralın Türkiye tarihindeki izdüşümüdür. ​"Yükselmekte olan her yeni sınıf, kendi sınıfsal çıkarını toplumun bütün üyelerinin ortak çıkarıymış gibi sunmak, yani çıkarlarına evrensel bir form vermek zorundadır." 1789 Devriminden önce yükselen Fransız burjuvazisi, aristokrasinin ve kilisenin ayrıcalıklarını yıkmak için monarşiden ve açlıktan bunalmış olan mülksüz köylüleri, zanaatkarları ve işçileri (sans-culottes) arkasına almak zorundaydı. Bunu yapmak için kendi sınıfsal talebini (mülkiyet ve ticaret özgürlüğü) "Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik" gibi evrensel, sınıfsız ve insani sloganlarla maskeledi. 1950 Seçimleri öncesi devlet eliyle büyütülen ticaret burjuvazisi ve taşra ağaları, bürokratik oligarşinin (CHP) korumacı ve baskıcı duvarlarını yıkmak için jandarma dipçiğinden, Yol Vergisinden, Toprak Mahsulleri Vergisinden canı çıkmış köylü kitlelerine muhtaçtı. Tıpkı Fransız burjuvazisi gibi, onlar da kendi sınıfsal taleplerini (sermaye güvenliği ve serbest piyasa) "Yeter! Söz Milletindir" diyerek sınıfsız, homojen bir "millet" kavramının arkasına gizlediler. Her iki tarihsel momentte de kitlelerin gerçek hoşnutsuzluğu ve öfkesi, egemen kliği değiştirmek için yapısal bir kaldraç olarak
1000Kitap
1930’ların Devletçilik (Etatisme) politikası kesinlikle bir "halkçılık" uygulaması değildir. Aksine, 1929 Dünya Ekonomik Buhranı’nın yarattığı tıkanıklığı aşmak amacıyla bürokratik devlet sınıflarının sermaye birikimini derinleştirmek, güvenceye almak ve yerli burjuvaziyi devlet eliyle büyütmek için devreye soktuğu bir devlet kapitalizmi hamlesidir. ​Resmi ideoloji devletçiliği sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitle yaratma çabası ve halkın çıkarını koruyan bir model olarak sunar. Bu durum sınıfsal gerçekliği gizleyen bir retoriktir. 1930’lar boyunca kurulan Sümerbank, Etibank gibi kamu iktisadi teşebbüslerinin finansmanı, halkın refahından ziyade halkın mülksüzleştirilmesi ve ağır şekilde sömürülmesi üzerine kurulmuştur. "Devletçilik, emperyalizme karşı bağımsız bir ekonomi kurma hamlesi değil, emperyalist sistemin krize girdiği bir dönemde, içeride sermaye birikimini devlet zoruyla sürdürme stratejisidir. Bu süreçte fatura her zaman köylülüğe ve işçi sınıfına kesilmiştir." Bu dönemde tarım ürünleri fiyatları devlet eliyle düşük tutulmuş, köylünün artı değeri sanayileşmenin finansmanına aktarılmıştır. İşçi ücretleri baskılanmış, grev ve sendika gibi en temel haklar yasaklanmıştır. Dolayısıyla bu pratik, halk yararına bir ekonomi değil, halkın kaynaklarının birikim modeline kurban edilmesidir. 1920’li yıllarda serbest piyasa marifetiyle yaratılmaya çalışılan yerli burjuvazi, sermaye yetersizliği ve 1929 krizi nedeniyle büyük sanayi yatırımlarını (altyapı, demiryolları, madencilik, tekstil fabrikaları) gerçekleştirebilecek güçte değildi. Devlet, özel burjuvazinin yapamadığı işleri onun adına üstlenmiştir. Devlet eliyle kurulan fabrikalar, ham maddeyi ucuza üreterek özel sektöre ucuz girdi sağlamış ve böylece özel sermayenin kar marjını büyütmüştür. Yani devlet, özel
1000Kitap