"Yatakhanemizdeki bir fareyi görünce çığlık atan senin,bu kadar korkusuz olacağını kim tahmin edebilirdi ki?
"Kibar bir toplumda ,düzgün bir şekilde tanıştırılmadığımız sürece kimseyle konuşmamam gerekir."
"Uzun zamandır başıma gelen en iyi şey sendin."
"Hiç de değil.Sana zor bir dünyada nasıl hayatta kalacağını öğretiyorum.Sonsuza kadar ailenin kontrolü altında kalamazsın.Artık yirmi bir yaşında olduğun için kendi hayatının sorumluluğunu almalısın. "
"Bence savaş bittikten sonra pek çok kadın çalışacak,Bayan Bryce.Çok fazla erkek kaybettik.Kadınlar her türlü işi yapmak zorunda kalacak."
Savaşın sadece cephede yaşanmadığını, geride kalanların hayatında da derin yaralar açtığını en sade ama en etkileyici haliyle hissettiren bir kitaptı bu benim için. Rhys Bowen, savaşın gürültüsünden çok, o gürültünün ardından ayakta kalmaya çalışan kadınların sessiz mücadelesine odaklanmış ve bunu çok içten bir şekilde anlatmış.
Emily’nin hikâyesi başta bana biraz naif, hatta yer yer safça geldi. Özellikle hayata ve aşka bakışındaki o kırılgan taraf, “gerçekten böyle mi düşünür?” dedirtti. Ama sonra fark ettim ki bu, dönemin ruhunu yansıtan çok gerçek bir detaydı. Zaman ilerledikçe Emily’nin değişimini, büyümesini ve kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenmesini izlemek oldukça etkileyiciydi.
En çok hoşuma giden şeylerden biri de hikâyenin bir bahçe etrafında şekillenmesi oldu. O bahçe sadece bir mekân değil, adeta umutla yeniden doğmanın simgesi gibiydi. Geçmişten kalan günlükler, gizemli bir kadının izleri ve toprağın iyileştirici gücü… Hepsi Emily’nin içsel yolculuğuna eşlik eden çok güzel detaylardı.
Kitap genel olarak çok akıcıydı, yormadan ilerliyor. Büyük dramlar yerine daha çok içsel değişimlere, cesarete ve yeniden başlama gücüne odaklanıyor. Savaşın