Burak

Burak
@seniolanyenilgi
Ne dünyâdan safâ bulduk ne ehlinden recâmız var Ne dergâh-ı hudâdan mâada bir ilticâmız var
Puan vermedi··
Beğendi
Ursula K. Le Guin'in klasikleşmiş eseri "Mülksüzler," bilim kurgu edebiyatının en derin ve düşündürücü örneklerinden biri olarak öne çıkar. Bu roman, Anarres ve Urras gezegenleri arasında kurulan toplumsal ve ideolojik karşıtlığı işlerken, insan doğasının, özgürlüğün ve eşitliğin karmaşıklığını edebi bir zenginlikle ele alır. Anarres: Eşitlik ve Özgürlüğün Yurdu Anarres gezegeni, "Mülksüzler" kitabında özgürlük ve eşitlik ideallerinin bir yansıması olarak tasvir edilir. Bu gezegen, özel mülkiyetin olmadığı ve kaynakların adil biçimde paylaşıldığı bir anarşist toplumun merkezidir. Anarres'in toplumsal yapısı, karşılıklı dayanışma ve işbirliği temelinde inşa edilmiştir. Toplumun amacı, bireylerin ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde kolektif bir düzeni sürdürebilmektir. Anarres, özgürlüğünü ve eşitliğini korumak için çaba gösterse de, kitap boyunca bu toplumun da çatışmalara, çelişkilere ve zorluklara sahip olduğu görülür. Örneğin, bireysel çıkarlarla toplumsal ihtiyaçlar arasındaki dengeyi sağlamak zorunda olan insanlar, bazen bireysel özgürlükleri ve idealist prensipleri zorlamak zorunda kalırlar. Anarres'teki toplumsal dengeyi koruma çabaları, ahlaki ikilemlere ve kişisel fedakarlıklara neden olabilir. Urras: Sınıfların ve Eşitsizliğin Dansı Urras gezegeni, "Mülksüzler" kitabında kapitalist bir toplumun yansıması olarak tasvir edilir. Burada sosyal sınıflar, ekonomik eşitsizlik ve bireysel çıkarlar toplumsal düzenin temelini oluşturur. Urras, teknolojik gelişmişlik ve zenginliğin yanı sıra, sınıfsal çatışmaların ve rekabetin de yoğun olarak yaşandığı bir dünyadır. Urras gezegeni, sınıf farklılıklarının ve eşitsizliklerin sonuçlarını gösterir. Zengin ve güçlü olanlar, sık sık yoksulları ve güçsüzleri ezme eğilimindedir. Bu gezegen, bireysel hırsların ve çıkarların
Bilim-Kurgu
MülksüzlerUrsula K. Le Guin · Metis Yayınları · 202215,6bin okunma
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Yedinci Mühür
Puan vermedi
‘‘Eğer sesler duyuyorsam; Kutsal Meryem karşıma çıkıyorsa ve meleklerle şeytanlar bana eşlik etmekten hoşlanıyorsa ne yapabilirim!’’ İzlediğimiz filmler, kendi monologlarımızı, başka bedenlerle harmanlayarak karşımıza çıkarıyor çoğu zaman. Kült filmlerin varoluşu da bu bakış açısıyla izleyemediğimiz ve belki de ilk izlediğimizde algılayamadığımız, varoluşsal kaygımızın bir ürünü. Kült filmler deyince de akla ilk gelenlerden olan Ingmar Bergman, kendi iç dünyasını olağan karmaşasıyla beyaz perdeye aktarmayı başarmış sayılı yönetmenlerden. Filmlerinde işlediği her bir konuyla Bergman, insanın kendi içinde çözümleyemediği tüm soruların cevabını, öz yaşamından çıkararak dış dünyanın karmaşasıyla uyum sağlamaya çalışmıştır. Özellikle de dinin insan yaşamındaki yerini, insanların sorgulamaktan kaçındığı inanç sistemini ve inanç kavramının özünü yitirmeyerek; Tanrının adil dünyasında yaratılmış olan adaletsizliklerin ve kötülüklerin doğuşunu, 1957 yapımı Yedinci Mühür filmine aktararak sorgulamıştır. Film, 14 yüzyıl ortalarında yaşayan şövalye Antonius Block ve silahtarının uzun yıllar kutsal topraklarda Haçlılar adına çarpıştıktan sonra, vatanları olan İsveç’e dönmesiyle başlar. Asıl konuysa, döndükleri vatanlarında vebanın ‘kıyamet günü’ habercisi gibi canlar alması ve insanların ölümden kaçmaya çalışmasıdır. Film’e adını veren Yedinci Mühürse İncil’de geçen bir alametin ifadesidir; insanların yedinci mühür korkusu ölümü, ölümde tanrıya yakarışı doğurur. Filmin en etkili sahnesi ise; en başında verilen ve ara ara serpiştirilen şövalye Antonius Block’ ın Ölüm ile oynadığı satranç sahnesidir. Block, yaşam ve tanrı üzerine düşünmek, yaşamı boyunca kendi içinde kaybolduğu düşüncesiyle sorgulayamadığı soruların cevabını bulabilmek adına ölüm ile satranç oynayarak vakit
Sinema/Felsefe
Yedinci MühürIngmar Bergman · İz Yayıncılık · 2010303 okunma
Vahsi savaşçının mutsuzluğu
Puan vermedi
Fransız antropolog Pierre Clastres, Güney Amerika yerlilerinin bir devletsiz toplum biçimi olarak kendilerini otoriteden koruma mekanizmalarını incelediği “Vahşi Savaşçının Mutsuzluğu” isimli çalışmasında ilkel toplumun kendi özerk varlığını sürdürebilmesinin aracı olarak “savaş”ı ve “savaşçı”yı çözümler. Toplumun efendi ve uyruklar olarak bölünmesinin adı olarak “devlet”in bu yerli topluluklarda ortaya çıkmamasının nedeni olan savaş, kabileler arası dağınıklığın amacıdır. Her topluluk iç bütünlüğünü, eşitlikçi bölünmemişliğini dış savaşla sağlamaktadır. İlkel toplum, özgürlüğü kendi aleyhine çevirecek bir genel barışa razı olmaz. Bu nedenle sürekli bir savaş durumu içerisinde genel bir Devlet ve özel olarak da kabile içi bir “efendi” grubu tezahür edemez. Bu mekanizmanın en önemli aracı olarak savaşçı, kendi varlığını toplumun yekpare bütünlüğüne adayarak ölüm için varlık haline gelmiştir. Bunu sağlayan ise toplumun savaşçıya verdiği prestij ve şöhrettir. Savaşçı ile toplum arasında ölümcül bir denge, yaşamsal bir değiş tokuş vardır: Savaşçının sürekli ve ölümle sonlanacak başarıları karşılığında, toplumun yapısının korunmasının ödülü olarak ona sunduğu prestij. Bu ilişki içerisinde savaşçı, doyumsuzluk içinde yaşayan bir insandır. Bu endişeli figürün kişiliği, bireysel prestij arzusu ile bu prestiji veren toplumun gösterdiği itibarın iç içe geçmesiyle ortaya çıkar. Savaşçı, bu mantığın tutsağıdır, toplumun egemenliği altındadır ve onun tarafından yabancılaştırılmıştır. Savaşçının bir efendi figürüne dönüşmemesi için, toplum onda sonu kesin ölümle bitecek sürekli başarılar ister. Savaşçı daha baştan ölüme mahkumdur. “Vahşi savaşçı için mutluluk y oktur. Mutsuzluğun kesinliği vardır. Çünkü savaşçı bölünme tohumunu atarak, ayrı bir iktidar organı haline gelerek
Felsefe-Düşünce
Vahşi Savaşçının MutsuzluğuPierre Clastres · Ayrıntı Yayınları · 199214 okunma
Kürk Mantolu Madonna İncelemesi
Puan vermedi·246 syf.··
2022 28. kitabı
Kürk Mantolu Madonna'nın Maria Puder'i hakkında yazmak istiyorum. Bugünlerde bir terapist hemen her gün danışan olarak bir Maria Puder dinliyor tahmin ediyorum. Erkeklere ve sevgilerine güvenemeyen, kendini kendine zarar veren ilişkiler içine hapseden ama tıpkı Raif gibi iyi bir adamla karşılaşınca soğuyan, bunalan, telaşlanan kadınlar. Maria Puder bir gazinoda parayı basan adamların sırtını öpmesine katlanırken mesela, ısrarla kendine aşık bir genç adama benden bir beklentin olmasın diyen bir kadın. Ona kötü davranılmasına izin verebiliyor ama sevmeleri çok büyük bir sorun çıkarıyor Maria Puder için. Günümüz Türkiye'sinde de narsist veya evli erkeklerle kendini mutsuzluğa hapseden, iyi davranan erkekleri çekici dahi bulmayan pek çok kadın mevcut. Bu kadınların önemli kısmı üniversite mezunu, en azından ofis çalışanı. Hani sosyo ekonomik parametre baskın değil gibi. Kendi eğitim ve gelir düzeyinde erkeklerle beraber olsalar yaşam standartları çok da düşmeyecek insanlar. Yahut zaten ona iyi davranmayan, karısını bir türlü boşayıp ona gelmeyen sevgili bir iş arkadaşı olabiliyor. Romanda Maria Puder'e ne olmuş bilemiyoruz. Neden insanların birbirine duyduğu sevgiden bu ölçüde şüphede, bilgimiz yok. Maria Puder'in duygusal yakınlıkla cinselliği kesin olarak ayırması, roman ilerlerken iyice anlaşılıyor ki bir bağlanma kaygısına dayanıyor. Gerilimin zirve yaptığı yılbaşı gecesi hadi diyor Maria Puder, içelim dağıtalım ve kendimizden kurtulalım. O geceye kadar sahte bir sevgiden, sonuçta belki çok kırılmaktan korkan bir kadın okuyoruz. Ancak o gece alkol ve eğlenceyle çift gevşiyor ve Maria Puder Raif'i tabi ki sevdiğini itiraf ediyor, özellikle de kendisine. O zaman anlıyoruz ki sevmek böyle bir insan için ne kadar korkutucu olabilir. Maria Puder bizim yürüdüğümüz
Psikoloji
Kürk Mantolu MadonnaSabahattin Ali · Varlık Yayınları · 1966376,6bin okunma