İnsanlara bir gün uçmayı öğreten, tüm sınır taşlarını yerinden oynatacaktır; tüm sınır taşları havaya
uçacak karşısında, yeryüzünü yeniden vaftiz edecek o – “hafif” koyacak adını.
Devekuşu en hızlı attan daha hızlı koşar, ama yine de kafasını iyice toprağa gömer: işte tam da böyle
yapar henüz uçamayan insan.
Ağır der o, yeryüzüne ve yaşama; böyle olmasını ister ağırlığın tini! Ne ki hafif olmak ve bir kuş
olmak isteyen kendisini sevmeli: – böyle öğretiyorum ben.
Elbette hastaların ve düşkünlerin sevgisiyle değil: çünkü onlarda kokuşmuştur, özseverlik bile!
İnsan kendini sevmeyi öğrenmeli, – böyle öğretiyorum ben – şifalı ve sağlıklı bir sevgiyle: insan
kendisine katlansın ve orada burada sürtmesin diye.
Böyle orada burada sürtmek “komşu sevgisi” adıyla vaftiz eder kendini: bu sözcüklerle şimdiye dek
en iyi başarılan şey yalan söylemek ve ikiyüzlülük olmuştur, özellikle de dünyaya ağır gelenlerin
tümü tarafından.
Ve sahiden, kendini sevmeyi öğrenmek bugünden yarına yerine getirilecek bir buyruk değildir. Daha
çok, tüm sanatların içinde en incesi, en kurnazı, en sonuncusu ve en sabırlısıdır.
Kişinin sahip olduğu her şey çok iyi gizlenmiştir sahibinden; ve tüm hazinelerden en son kendi
hazinesini gün ışığına çıkartır kişi, – böyle gerektirir ağırlığın tini.
Daha beşikte bile ağır sözler ve değerler verilir bize: “iyi” ve “kötü” sözcükleriyle – böyle adlandırır
kendini bu çeyiz. Ve bunun yüzü suyu hürmetine bağışlanır yaşıyor oluşumuz.
Ve dahası, bebeği yanlarına gelmeye zorlarlar ki, geç kalmadan yasaklayabilsinler ona kendini
sevmeyi: böyle gerektirir ağırlığın tini.
Ve biz – sadakat içinde taşırız bize verileni sert omuzlarımızın üstünde ve yalçın dağların üstünden!
Ve terlediğimiz zaman şöyle derler bize: “Evet, zordur taşımak yaşamı!”
Ama sadece kendisini taşımak zor
Mumyalara aşık olur kimi, kimi de hortlaklara; ikisi de aynı ölçüde düşmandır ete ve kana -ah nasıl ikisi de ters gelir beğenime! Çünkü kanı severim ben.
Ve herkesin tükürüp kustuğu yerde oturmak ve kalmak da istemem; işte budur benim beğenim, – hırsızların ve yalan yere yemin edenlerin arasında yaşarım daha iyi. Hiç kimse ağzında altın taşımaz!
Daha da çok tiksinirim tüm salya yalayıcılardan; ve insanların arasındaki en iğrenç hayvana otlakçı adını verdim ben; sevmek istemiyordu, ama yine de sevgi sayesinde geçinmek istiyordu.
Mutsuz kişiler derim; kötü hayvanlar ya da kötü hayvan terbiyecileri olmaktan başka seçenekleri bulunmayanların tümüne: bunların arasında bir kulübe bile yapmam kendime.
Mutsuz kişiler derim: her zaman beklemek zorunda olanlara da – onlar da ters gelir beğenime, tüm bu vergi memurları, tüccarlar, krallar ve diğer toprak ve dükkan bekçileri.
Sahiden, beklemeyi de öğrendim, hem de yürekten, – ama sadece kendimi beklemeyi. Ve herşeyden önce ayağa kalkmayı ve yürümeyi ve koşmayı ve sıçramayı ve tırmanmayı ve dans etmeyi öğrendim.
İşte budur benim öğretim: bir gün uçmayı öğrenmek isteyenin önce ayağa kalkmayı ve yürümeyi ve koşmayı ve sıçramayı ve tırmanmayı ve dans etmeyi öğrenmesi gerekir: – uçmak uçarak öğrenilmez birdenbire!
İp merdivenlerle kimi pencerelere tırmanmayı öğrendim, tez ayaklarla yüksek direklere çıktım: bilginin yüksek direklerinde oturmak hiç de azımsanacak bir mutluluk gibi gelmedi bana,-
-yüksek direklerin üzerinde küçük alevler gibi titremek: gerçi küçük bir ışıktır ama, büyük bir tesellisidir gemisi sürüklenmiş gemiciler ve batan gemiden kurtulanlar için,-
Çok çeşitli yollardan ve yöntemlerden vardım kendi hakikatime, tek bir merdivenin üzerinde çıkmadım yükseğe, gözlerimin kendi uzağına baktığı yere.
Ve hiç sevmedim
Dünyâda ne ikbâl ne servet dileriz
Hatta ne de ukbâda saâdet dileriz
Aşkın gül açan bülbül öten vaktinde
Yâranla tarab yâr ile vuslat dileriz
Yahya Kemal Beyatlı