Vali de biliyordu bunu. Daha birkaç gün önce, bazı bürok- ratlar ve emekli bir generalle, çok samimi geçen bir uzun soh- bet gecesinde, doğunun şiddet sorunlarına çözüm ararlarken, vali, "Teslim olan bir PKK liderine sormuştum, 'Halk, yerel meclisler aracılığıyla yönetime katılsa, sisteme ortak olsa, bu ye- niden yapılanma dağdaki eşkıyayı nasıl etkiler?' diye. PKK lide- ri, İşte o zaman, zeminimiz kayar, hapı yutarız' diye yanıtlamış- tu beni," demişti. Yüzüne bakmıştı sofradakilerin. Çıt çıkmamış- tı kimseden. Emekli general lafı değiştirmişti hemen. Bu ülkede bürokratlar, siyasiler, askerler, esnaf, ağalar, şeyhler, şıhlar, ran- tiyeler, zenginler ve de yoksullar... kimse ama hiç kimse değişik- likten yana değildi. Değişiklik isteyenlerin sesi, vurgulu sazlar- dan kurulu bir orkestranın ortasında tek başına çalan ince bir keman sesi kadar cılızdı. Elbette biliyordu o, Türklerin değişim sevmediğini, yine de sırf karşı koymak için, "Bu söylediğiniz,
1925'te yaptıklarınızla çelişiyor," dedi heykele. "Hayır, çelişmiyor," diye yanıtladı heykel, "hatalı olabilirim ama tutarsız değilim. Yirmilerin otuzların faşisti diye bilinen ben, yetmişlerde kendi başımı yedirtmedim mi demokrasi uğru na? Neden? Zaman içinde değişmem gerektiğini kavrayabildi- ğim için! Evet, en sıkı tedbirleri alan, istiklal mahkemelerini kur- duran, basına yasaklar getiren de bendim. Ama ellerimizle kur- duğumuz cumhuriyeti muhafaza edeceksek, mecburduk buna. Doğrudur, vahim hatalarımız oldu... Şimdi itiraf ediyorum iş- te... dengeleri bozduk... iyice bozduk... çünkü çok aceleci dav- ranmıştık. Yüreğimizdeki uygarlaşma ateşi öylesine harlı yanı- yordu ki hatalarımızı görmüyorduk