Liza’ya göre ise ölüm ölümdü, beklenen bir şeydi. Üzüntü içindeyken bile ocağa bir tencere
fasulye koyabilir, börek pişirebilir, cenazeye gelenleri doyurmak için ne kadar yiyecek gideceğini tam tamına hesaplayabilirdi. Bunca acı arasında Samuel’in temiz, beyaz bir gömlekle fırçalanmış ve üzerinde bir tek leke bulunmayan siyah takım elbisesini giymiş olmasına, ayakkabılarının boyanmış olmasına dikkat edebilirdi. Belki de bu birbirinden ayrı iki insan, sağlam bir evlilik içinde, birbirlerini değişik güçlerle tamamlıyorlardı.
“Bence, Habil ile Kabil, dünyanın en tanınmış
öyküsüdür. Çünkü herkesin öyküsüdür. Bence, insan ruhunu simgeleyen bir öykü bu. El yordamıyla bir şeyler düşünüyorum, doğru değilse hemen üstüne atılmayın. Bir çocuğun kapılabileceği en müthiş korku, sevilmemek korkusudur, reddedilmek, cehennem korkusudur. Sanırım, dünyada herkes, reddedilmeyi çok az tatmıştır. Reddedilmek, öfke doğurur. Öfke öç alma duygusunu, öç alma da suçu getirir işte, insanlığın öyküsü budur. Bence, reddedilmek olmasaydı insan bu durumda olmazdı. Belki de çılgınlar daha azalırdı. Bu kadar çok hapishane olmazdı. Her şey bu öyküde -başlangıç, ilk adım. Özlediği sevgiden yoksun bırakılan bir çocuk, kediyi tekmeler, suçunu gizler. Bir başkası çalar, parayla kendisini sevdireceğini sanır. Bir üçüncüsü dünyayı fetheder -hep suç, öç alma, daha çok suç.
“İyileşiyorsun,” dedi Samuel.
“Bazı insanlar, iyileşmeyi, hastalıklarının şanına leke sayarlar. Ama zaman denen yakı, şan şeref dinlemez. Herkes iyileşir, yeter ki beklemesini bilsin.”