Puan vermedi·784 syf.··
Beğendi
·
2026 66. kitabı
·
10 günde okudu
·
Okunma: 15 Haziran 2026 16:49
Bu bir yol romanı, bir edebiyat romanı, bir kayboluş hikâyesi ve belki biraz da bir erkeklik romanı. Sürekli poz kesen, hem kendi yaşamlarının hem etraflarındaki insanların sorumluluğunu almaktan kaçan, erkekliği ve cinselliği bir performansa dönüştüren ağzı bozuk erkekler… İş bu ki, her sayfada “siz ne yorucu adamlarsınız” diye söylendiğim 780 sayfalık bir kitabı ancak Bolaño gibi bir büyücü okutabilirdi bana. Öyle güçlü bir karikatürist gözü var ki Bolaño’da; yarattığı karakterlerin yürüyüş biçimini, konuşurken verdikleri pozu, şiir okurkenki kibirlerini, cinsel övünmelerini, sefalet içindeki teatral tavırlarını öyle muazzam çiziyor ki… Bir anda kaldırıyor üstlerindeki kabuğu ve altından kırılgan, beceriksiz, yalnız, korkak çocuklar çıkıyor. Koltuklarının altında kitaplarla dolaşan, şiir okuyan, şiir yazan, şiire inanan, şiirin ardında yürüyen romantik çocuklar. Bolaño ‘kendi kuşağıma yazdığım bir aşk mektubu’ demiş bu kitap için. Bir sahnede devrimci sanatçılar gibi duran, sonraki sahnede çocuklaşan bu insanlar birer karakter olmanın dışında, birer arkadaş, birer anı onun için. Hepsi bir yandan bir mite, bir ideolojiye, bir hayata adanmışçasına yaşamış bu insanlar. Aradıklarını bulmuşlar, bir şeye ait hissetmişler. Ama öte yandan öyle kaybolmuşlar ki; insan bazen serçe parmağını uzatıp onları evlerine götürmek istiyor. Nasıl da büyük adamlar, ah nasıl da çocuk içleri. Romanın merkezinde damardan gerçekçilik akımının iki genç şairi var: Arturo Belano ve Ulises Lima. Ve onların peşine düştüğü gizemli bir kadın şair: Cesárea Tinajero. Ama tuhaf olan şu ki, roman boyunca neredeyse hiç doğrudan karşılaşmıyoruz bu insanlarla. Onları başkalarının anılarından topluyoruz. Bu yüzden Vahşi Hafiyeler bazen bir romandan çok bir tanıklıklar korosu gibi geliyor insana.
Edebiyat
Vahşi HafiyelerRoberto Bolano · Can Yayınları · 2019217 okunma
9/10
·152 syf.··
Beğendi
·
2026 22. kitabı
·
9 günde okudu
·
Okunma: 07 Haziran 2026 00:00
Şermin Yaşar ile İlber Ortaylı'nın ortak yazdığı bu eseri ilk gördüğümde çok heyecanlandım ve hemen temin ettim. Okudukça kendimi Topkapı Sarayı'nın bahçesinde çınar ağacının tepesinden şamaroğlanı izliyormuşum gibi hissettim. Çınar ağacına ağlaya ağlaya sarılışını, Lalasının peşinden koşuşunu, saray yıkılacak korkusuyla tüm saray ahalisiyle konuşmalarını, şehzadeyle hasbahçede çiçeklerin arasında dolanışını, padişahı tanımadan sitem edişini, büyüyüşünü, kınalı serçe olma yolundaki tüm aşamalarını... Bir çocuk kitabından çok daha fazlasını yaşatıyor bize 2 usta yazar. İlber Ortaylı'nın Osmanlı'ya, dönemin şartlarına dair açtığı bilgi pencereleri okurken öğrenmeyi ve daha çok öğrenme isteğini sağlıyor. Kitabı okudukça İlber Ortaylı'nın dünyamızdan göç ettiği gerçeği sıklıkla kalbime ok gibi saplandı. Fakat bize böyle güzel eserler bıraktığı için içimde çok büyük minnet oluştu. Her yaştan insanın okuması ve daha nice insana okuması için hediye etmesi, evlatlarına okutarak uzun uzun sohbet etmesi gereken bir eser...
Kınalı Serçeİlber Ortaylı · Kronik Kitap · 20251,785 okunma
Reklam
İbrahim Tenekeci - Tüfeksiz Hareketler Kitabı İncelemesi
9/10
·152 syf.··
Beğendi
·
2026 9. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 02 Haziran 2026 18:55
İbrahim Tenekeci’nin Tüfeksiz hareketler kitabında yazarın çeşitli dönemlerde kaleme aldığı yazılardan oluşan bir deneme kitabıdır. Kitabı ilk açtığımda bana ilginç bir çağrışımında yaptığını fark ettim. Çünkü Kitabın adı “ Tüfeksiz Hareketler” olması kafamda soru işaretler yer bıraktı. Ama kitabı biraz okuyunca neden böyle bir isim bıraktığını da net bir dille zaten öğrendim. Kitabın ismi, İbrahim Tenekeci’nin velhasıl kemal aslında yazarın bu dünyaya karşı silahsız ama bilinçli davranılmasını öğütler. Tenekeci bu kitapta yüksek sesle konuşan, öfkeyle saldıran bir yazar değildir ki zaten İbrahim Tenekeci hayatı boyunca yüksek sesle hitap eden bir yazar değil, kendi halinde kitaplarıyla uğraşan bir isimdir çok sosyal medya kullanmayan bir isimdir. İbrahim Tenekeci, insana edebiyatı, hayatı ve zamanı sakin bir dil ile sorgulatan bir isimdir. Kitabı boyunca okur, büyük olaylardan çok, küçük ayrıntıların peşine düşen bir yazar ile karşılaşır. Eserin en dikkat yanı ise bence, Günlük hayatın içinden hareketle derin düşüncelere ulaşabilmesidir. Bir serçe, bir taş bir çiçek veyahut sıradan bir insanın hikâyesi. İbrahim Tenekeci’nin kaleminden anlam kazanan unsurlara dönüşür. Yazar modern hayatın hızına karşı yavaşlığı ve gürültüsüne karşı sadeliğini savunur. Bu nedenle bu kitap sadece bir deneme kitabı değildir. Aynı zamanda bir hayat kitabıdır. Kitabın en dikkat çekici bir diğer yanı ise, modernleşmeye yönelik eleştirilerdir. Yazar, teknoloji ya da yeniliyi bütün olarak reddetmez; Ancak insanı, insandan uzak tutan her şeye karşı mesafelidir. Tenekeci’ye göre kalabalıklar çoğalmış, fakat insanlar birbirinden uzaklaşmıştır. Bilgi artmış, fakat hikmet ise azalmıştır. İşte kitap boyunca hissedilen temel mantık da budur. Dil bakımından “ Tüfeksiz Hareketler” Tenekeci’nin
1000Kitap
Tüfeksiz Hareketlerİbrahim Tenekeci · Profil Yayıncılık · 2018965 okunma
10/10
·512 syf.··
Beğendi
·
2026 38. kitabı
·
27 günde okudu
·
Okunma: 18 Haziran 2026 01:00
Merhaba kitap dostlarım ​Bugün sizlere canım yazarım Mehsa'nın, MİH serisinden sonra hayran kaldığım bir başka serisinin ilk kitabı olan Firuze: Kehribar Ateşi ile geldim. ​Mehsa'nın kalemiyle tanışanlar beni çok iyi anlayacaktır. Her kitabında okuru bambaşka dünyalara götüren, karakterlerini yalnızca yazmakla kalmayıp adeta yaşatan bir kaleme sahip. MİH serisini nasıl büyük bir hayranlıkla okuduysam, Firuze ve Ezra'nın hikâyesi de daha ilk kitaptan kalbimde kendine çok özel bir yer edindi. ​Firuze: Kehribar Ateşi yalnızca bir aşk hikâyesi değil; aşiretlerin gölgesinde büyüyen düşmanlıkların, geçmişten gelen sırların, bedellerin ve kaderle sınanan bir sevdanın hikâyesi. ​Karakterler ve Omuzlarındaki Yükler ​Firuze: Güçlü, mücadeleci, ayakta kalmayı bilen bir kadın. Ancak hayatı boyunca çevresindeki insanların yaptığı hataların bedelini ödemek zorunda kalmış. Özellikle de babası Faysal Koçak'ın... Ahhh be Faysal... Kitap boyunca en çok öfkelendiğim karakterlerden biri oldu. Attığı neredeyse her adımın sonu Firuze'ye zarar verdi. Verdiği kararlar da vermediği kararlar da dönüp dolaşıp kızının hayatını daha da zorlaştırdı. Bir baba olarak koruması gerekirken yaşananların yükünü Firuze'nin omuzlarına bıraktı. Bu yüzden okurken ona kızdığım çok fazla sahne oldu. ​Ezra: Ah Ezra... Sanırım uzun zamandır bir erkek karakteri bu kadar severek okumamıştım. Firuze'ye her "İki gözüm" deyişi kalbime işledi. Yıllarca vazgeçmeyen, sevdiği kadını korumak için her şeyi göze alan, sabırla bekleyen ve sevgisini her fırsatta hissettiren bir adamdı. ​Detaylardaki İnce İşçilik ve Unutulmaz Sahneler ​Beni en çok etkileyen detaylardan biri mücevherler oldu. Ezra'nın büyük emek vererek hazırladığı mücevher koleksiyonunu ilk olarak Firuze'ye hediye etmesi, taşların işlenişindeki Helenistik
Firuze 1 - Kehribar AteşiMehsa · Ephesus Yayınları · 202649 okunma
10/10
·120 syf.·
2026 25. kitabı
Serçe Parmağı kitabını okurken kendimi tek bir hikayenin içinde değil, düşüncelerin arasında dolaşırken buldum. Bazen bir cümlenin içinde durup uzun süre düşündüm, bazen de yazarın kurduğu ironik dil yüzünden fark etmeden gülümsedim:) Özellikle gündelik hayatın sıradan görünen ayrıntılarından bu kadar derin anlamlar çıkarabilmesi kitabı benim gözümde farklı bir yere koydu. Serçe Parmağı, bana göre insanın modern hayat içerisindeki yalnızlığını, yabancılaşmasını ve iç dünyasını küçük parçalar halinde anlatıyor. Kitap boyunca kesin yargılar veren bir anlatımdan çok, okuyucuyu düşünmeye zorlayan bir üslup var. Bu yönüyle okurken sürekli kendi hayatımla bağlantılar kurdum. Bazı satırlarda “Ben de tam olarak böyle hissediyorum ama bunu kelimeye dökemiyordum” dediğim oldu. Yazarın dili sade görünse de aslında oldukça katmanlı; kısa cümlelerin içine büyük anlamlar gizliyor. Kitapta en çok hoşuma giden şeylerden biri, mizah ile hüznün aynı anda var olabilmesiydi. Bir sayfada absürt bir düşünceyle karşılaşırken hemen ardından insanın içine dokunan bir cümle gelebiliyor. Gerçek hayat da tam olarak böyle ilerliyor; insan bazen gülerken bile içinde bir kırgınlık taşıyabiliyor. Ben bu kitabı okurken sürekli “küçük şeylerin değeri” üzerine düşündüm. Yazarın serçe metaforu üzerinden kurduğu anlatım bana, insanların çoğu zaman önemsiz gördüğü ayrıntıların aslında hayatın en insani tarafı olduğunu hissettirdi. Kitap bitince aklımda büyük olaylar değil, küçük cümleler kaldı. Sanırım kitabın en güçlü yanı da burada ortaya çıkıyor: Okuyucunun zihninde bağırmadan yer edinebiliyor. Velhasıl yazarın hızlıca okunup unutulacak bir kitabı gibi gelmedi bana. Daha çok, bazı cümlelerinin insanın zihninde uzun süre dolaştığı bir düşünce kitabı hissi bıraktı. Özellikle yoğun ve mekanik bir hayatın
Serçe ParmağıGökhan Özcan · Vadi Yayınları · 2018536 okunma
Sahi neydi açlık?
Puan vermedi
Sahi neydi açlık ? Tanrı’nın sessiz kalışına duydugumuz öfke miydi, Yoksa İnsan onurunun kırgınlıgı ya da sadece on kronu gökte arayan bir alem mi ? Ruhun çırpınışı, mideye ait bir sancı mı; yoksa insanın yavaş yavaş dünyadan silinmesi, görünmez hâle geldiğine inanmasımı? Hamsun, karakterine bir isim bile vermemişti. Çünkü o hepimizdik. “Gitgide içimde buralardan uzaklarda başka yerlerde olduğum hissi böyle tuhaf yer etti bende.” Bu açlık, dünyaya ait hissedememenin açlığıydı hatta kendinden uzaklaşmanın açlığı… “Gökteki Allah baba, semadaki serçe gibi beni de düşünmemiş…” diyordu bu karakter. Hamsun'un gözünde sadece yoksulluk değil, kayıtsızlık, aşksızlık.. ve daha birçok şey vardı içimizde barındırdıgımız. Sanki Tanrı bile yüzünü başka tarafa çevirmiş ve onu duymuyor gibiydi. Her aç kaldığında yüzünü göğe dönen bu adam, yalnızlığın ve midesinde hissettiği o zayıf kemiklerin içinde daha da çürümeye başlamıştı. Artık Tanrı tarafından terk edildiğine inandığı gibi, insanlar tarafından da artık görülmediğinden emindi. Sanki Dünya onu sessizce silmiş, yok etmişti. Yaşamaktan yorulmuş bir karanlıktı artık o. Kahkahasını bile şöyle anlatıyordu: “Dilsiz ve bitkindi benim kahkaham; ağlamak özlemini taşıyordu.” Neydi bu ağlamak özlemi? İnsan ağlamayı ne için özlerdi? Çünkü Hamsun'un karakteri'nin ruhu çoktan sönmeye ve kendi gölgesine dönüşmeye baslamıstı. Artık on kronu bulmak mesele değildi onun için. Parmaklarını ısırmak ve kanını emmek doyması için yeterli geliyordu. Ve en sonunda artık kusmak ona daha tanıdık bir his haline gelmeye baslamıstı. Çünkü onun bedeni ruhunun Açlık en karanlık yerine yerleşmiş ve sinmişti. Hepimiz gibi. En kötüsüde ne biliyor musunuz ? Buna alısıyor olusumuz ve Tanrıya bile kırgın haline gelişimiz.. Bugün bu yüzden Hamsun'un bu
AçlıkKnut Hamsun · Varlık Yayınları · 201735,7bin okunma
Reklam
Reklam