• "Çek yeter kalbimden ellerini çek,
    Terk edip gitmezsem bu aşk bitecek
    Hani bir sır vardı ey nazlı çiçek
    Fırtınan olursam haklarım seni"
  • ...
    Kalbime gel eşiğinde dur desem,
    Kapıyı bul el sürmeden vur desem
    En sonunda gel içeri gir desem
    Gelme, git bir ömür beklerim seni.. Yâr(k.s)

    Serdar Tuncer

    Gör gördüklerinde göremediklerini...sus! Sus ve bil! Asla bilemeyeceklerinde kendini bil. Sesi sessizlikte, sözü sukutta duy.. Sus! Sus ve gör...
  • Ben bir deli rüzgar sen nazlı çiçek
    Her sabah busemle yoklarım seni
    Gerçek kadar rüya düş kadar gerçek
    Bir anın içinde koklarım seni

    Kalbime gel eşiğinde dur desem
    Kapıyı bul el sürmeden vur desem
    En sonunda gel içeri gir desem
    Gelme git, bir ömür beklerim seni

    Tam giderken vuslat bana ar desem
    Yar mı aşktır aşk mı daha yar desem
    Çözen gelmez aşka dair sır desem
    Çözüp gel sinemde saklarım seni

    Çek yeter kalbimden ellerini çek,
    Terk edip gitmezsem bu aşk bitecek
    Hani bir sır vardı ey nazlı çiçek
    Fırtınan olursam haklarım seni


  • 02 Kas 2017 Perşembe
    Kendimden başlayarak, çevrem, ülkem ve nihayet dünyaya kadar uzanan bir çizgide var olan bütün yanlışların, eksiklerin sebebini tek bir kelime ile ifade edebilirim: Aşksızız! Tepeden tırnağa kadar aşksızız hem de, doğudan batıya kadar aşksız...

    Bütün dertlerimizin sebebi bir, sureti başka. Avrupa’da tutarsızlık, Afrika’da açlık, İngiltere’nin Ortadoğu’sunda kan ve gözyaşı, Amerika’da -deri rengi ve saç tipi değişse de kendisi hep aynı kalan- namussuzluk... Bütün bunlar sadece bir suret. Bugün var yarın yok bunlar. Dün adları başka idi yarın daha başka olacak. Bütün bu suretlerin ardında saklanan ise dün bugün yarın demeden, hiç değişmeyen ve değişmeyecek olan o hep aynı bildik sebep: Aşksızlığımız!

    Bakışlarımızı mazlum ve mahzun yurdumuza çevirdiğimizde karşımıza çıkan tablo dünyadan çok farklı değil. Adı baktığımız yere göre değişen pek çok tekrar eden hatamız, ne yapsak düzeltemediğimiz yanlışımız var. Eğitimden kültüre, şehirden ahlâka, liyakatten mihenge, şahsiyetten üsluba kadar... Bütün bu hatalar büyük bir ağacın dalları gibi. Dallarda asılı meyveler: Diplomasını istikbalinin garanti belgesi zanneden öğrenci, mesleğini çoluk çocuğunun nafakası için sınıfta ders anlatmaktan ibaret bilen öğretmen, hastasını ekmek kapısı gibi gören doktor, nöbetinin bitiş saatini esneyerek bekleyen asker, suçlu olduğunu bildiği müvekkilini berat ettirmeyi başarı sayan avukat, mahallenin berberi olmakla imamı olmak arasındaki farkı idrakten mahrum hoca, işgal ettiği koltuğu yakınlarına istihdam alanı olarak parselleyen siyasetçi, işi kitabına uydurmayı işin kitabından daha iyi bilen bürokrat, mesai saatini lak-lak’la dolduran memur, mesaisinin içini lakaytlıkla boşaltan işçi, zalim müteahhit, üçkağıtçı tüccar, milyoner dilenci, duasız anne, zampara baba, terörist evlat... Hepsi o büyük hatalar ağacının dallarında asılı, ama her biri sadece birer kuru yaprak, kokusuz çiçek, tatsız meyve... Derdin adını net bir şekilde ortaya koymak için yapmamız gereken bir şey var: Gövdeden başlayıp köklere kadar ağacın röntgenini çekmek. O röntgen filmini elimize alıp baktığımız anda karşımıza ne olduğunu bilmediğimiz şekiller değil; ilkokul terkimizin bile anlayacağı açıklıkta kocaman harflerle yazılmış tek bir kelime çıkıyor: Aşksızlık.

    Kendimize samimi, dürüstçe, kandırmadan kendimizi dönüp bir baksak, kim bilir ne göreceğiz? Kul olmaya geldiğimiz bu garip diyarda kulluktan gayrı her şeyle meşgul olduk. Giderken geride kalacak şeyleri artırıp biriktirmeye adadık ömrümüzü. Bir hiç uğruna heba edilen seneler bıraktık geride. Nasıl diyordu Cahit Abi: “Geçen ibadetler özürlü/ Eski günahlar dipdiri...” Kırık dökük ibadetler arasında cennet aradık; devasa değilse günahlar azat olunmuş saydık kendimizi cehennemden. Üstelik isminin baş harfi “acz” tutmuyordu hiç birimizin.

    Yürüdük, güldük, oynadık, alışveriş ettik, karnımızı doyurduk, para kazandık, seviştik ve uyuduk. Dertsiz insanlara dönüştük. Dertsiz bir şeylere dönüştük.

    Vermeyi unuttuk. Malımızdan, uykumuzdan, vaktimizden, sevdiğimiz değerli şeylerden vermeyi unuttuk. Almayı unuttuk. Gönül almayı, dua almayı, dert almayı unuttuk. Nefes alır gibi gönül alır, nefes verir gibi cebimizden verirdik, öyle kolay, öyle fark etmeden, öyle sıradan. Unuttuk. Bitmeyen bir alışverişe döndü hayat. “Son nefesi verirken, ne olur bakiye yetersiz denmesin Rabbim.” Duamız böyle şimdilerde.

    Kibrimiz, riyamız, tamahımız, şehvetimiz, cimriliğimiz, kendimizi bir şey zannedişimiz, ben deyişimiz, benim deyişimiz hep aşksızlıktan.

    Müsamahasızlığımız, tahammülsüzlüğümüz, halden anlamayışımız, hiç olduğumuzu fark edemeyişimiz, sen diyemeyişimiz, emanet şuuruna eremeyişimiz aşksızlıktan hep.

    Ne kadar kusurumuz varsa kendimize itiraf etmekten utandığımız, aynalara bakmaktan korktuğumuz ne kadar hatamız varsa hepsi aşksızlıktan.

    Ah o bizim büyük aşksızlığımız!

    Aşk diyorsam öyle okul sıralarında gelip yakamıza yapışan, uykumuzu kaçıran, kalbimizin atışını değiştiren şeyden bahsetmiyorum sadece. Gelişiyle cümle noksanlarımızı tamam eyleyecek bir sultanı kast ediyorum aşk derken. Bize kim olduğumuzu hatırlatacak, bu yangın yerinde ne aradığımızı kalbimizi parçalarcasına ihtar edecek, kul olmanın, bilmenin, tanımanın kapısını sihirli bir el gibi aralayacak o nazlı sultandan bahsediyorum.

    Aşk romantik bir eylemsizlik hali değil! Yeryüzünün en tesirli, en kavi, en şerefli, en ihya edici eylemi aşk... Senden başlayarak bütün insanlığı ayağa kaldıracak yegâne ve muazzam inkılap aşk. Nefsini ıslah edemeyenin başkasına salah götüremeyeceğinin göklerce perçini çünkü “Cihanı hiçe satmaktır adı aşk / Döküp varlığı gitmektir adı aşk.” Sen varsın diye yüzü gülen bir kişi olsun yoksa senin varlığının da bir anlamı yok ikazı. Kendin için biriktirmek zilletinden başkası için harcama izzetine davet aşk. Neyi harcayacağız peki? Parayı, uykuyu, nefesi... Hep bir başkası için ama hep O’nun yolunda çünkü “Elinde sükkeri ayruğa sunup / Ağuyu kendi yutmaktır adı aşk.” Yalan dertlere derman aramak çukurundan, hakiki derdi bulma göğüne yükseliş aşk. Bu mazlum, masum, mahzun Anadolu insanının ayağının altındaki çamuru, adın, mevkiin, makamın, soyun sopun ne olursa olsun yüzünle temizlemeyi, şereflerin ve hizmetlerin en büyüğü bilme şuuruna ermek aşk. Bunu kendi dışına politize bir kafayla bağırmak değil, kendi içine kalbî bir idrakle susmak aşk. Bu yolda çekilen bütün cefaları, dertleri, belaları sevgiliden gelmiş bir demet çiçek gibi koynunda saklayıp sıkıntısız geçen nefeslerin sıkıntısıyla kahrolmak aşk çünkü “Bela yağmur gibi gökten yağarsa / Başını ana dutmaktır adı aşk.” Sâcid ve mescûdun bir olduğu, kendisinden evvelki bütün secdelerin kendisi için bir temrin olmaktan öte kıymet ifade etmediği o hakiki secdeyi bulup, o ateş denizinde benliğinden eser kalmayasıya yanmanın adı aşk çünkü “ Bu âlem sanki oddan bir denizdir / Ona kendini atmaktır adı aşk” Mal mülk, çoluk çocuk, heva heves, makam mansıp hepsi birden seninle O’nun arasında bir perdedir. Perdeleri tek tek aralamak külfetinden azat olup kendini vuslatın en büyük perdesi bilerek aradan kaldırma cehdinin adıdır aşk. O ve sen varsan arada perde olur elbet, sen yoksan kim neye perde olacak? Çünkü “Var Eşrefoğlu Rumi bil hakikat / Vücudu fani etmektir adı aşk.”

    “Benim, ülkemin, dünyamın bütün dertleri aşksızlıktandır ve ben onu bir bulursam dünya bir eksikten kurtulacak” şuuru içinde kendisini nefsi için değil; Allah için insan eyleyen kimselerden olacağız ve asla unutmayacağız: Aşk yıkarak yapar, eksilterek çoğaltır, zehirlerle sağaltır, yok ederek var eyler.

    Çileye yokum diyenler aşkla var olsun.

    Çileye varım diyenlere aşkla merhaba...”
    Serdar Tuncer
    Sayfa 32 - Ketebe Yayınevi
  • Yâr mı aşktır, aşk mı daha yâr desem
    Çözen gelmez aşka dair sır desem
    Çözüp gel sinemde saklarım seni 💙
    Serdar Tuncer
  • Kalbime gel eşiğinde dur desem
    Kapıyı bul el sürmeden vur desem
    En sonunda gel içeri gir desem
    Gelme git, bir ömür beklerim seni

    Tam giderken vuslat bana ar desem
    Yar mı aşktır aşk mı daha yar desem
    Çözen gelmez aşka dair sır desem
    Çözüp gel sinemde saklarım seni