Selamlar, nasılsınız?
Operadaki Hayalet'in açıkçası ilk 200 kadar sayfasında biraz sıkıldım. Bu Jane Eyre ile gotik edebiyatına adım attıktan sonra beklentimi yüksek tutmamdan da kaynaklanmış olabilir. Fakat son 100 sayfasını o kadar keyifle okudum ki ilk baştaki sıkılmalarımı göz ardı edebilirim. Tabii bu eseri opera bilgisi veya meraklısı olan birinin çok daha keyifle okuyacağına eminim. Yazar aslında bize bir tarihi anlatıyor. Paris Opera Binası'ndaki gizemli olayları ve tabii ki de bunlarla bağlantılı olan Opera Hayaleti'ni...Kitabın konusunu detaylı anlatmak istemiyorum çünkü buraya kitap hakkındaki düşüncelerimi yazmak istiyorum. Bu nedenle spoiler vermekten kaçınamayacağım. Gelgelelim Opera Hayaletimize, hayalet dediğimiz kişi aslında kanlı canlı bir insan. Fakat yaşamı boyunca bir ölüden farkı yok. Yazar, toplumun bize dayattığı güzellik algısının nasıl vahşice sonuçlandığını gözler önüne seriyor. Aslında çok zeki olan Erik "çirkinliği" nedeniyle bunu çeşitli soytarılıklarla göstermek zorunda kalıyor oysa Erik onlar için yeterli güzellikte olsaydı çok ünlü bir insan olacağına eminim. Ben iyiliğinde kötülüğünde sonradan öğrenildiğine inanıyorum. Erik, bu ikisinin de ne olduğunu bilmiyordu. Yaşadığı ve ona sunulan hayat şartları onu bambaşka bir felsefeye sürüklemişti. Hepimiz sıradışı bir insan olmak isteriz, fakat sıradan bir insan olmanın ne büyük bir lüks olduğunu görmeyiz. Erik için bu hayatta en çok istediği şeydi. Aşık olmak, evlenmek ve sıradan bir hayat sürmek. Tam bu noktada diğer bir karakterimiz Christine Daae ile tanışıyor. Christine batıl inançlara oldukça bağlı, saf bir opera sanatçısı. Erik, kızın onu olduğu gibi seveceğine ve ızdırap dolu hayattan onu kurtaracağına inanır. Ama bir şeyi bilmez Erik, kendisi bile kızın onu olduğu gibi seveceğine