Benim için Serhat Kaya’nın Nadide Adalet romanı, bir kadının sessiz çığlıklarından doğan güçlü bir direniş öyküsü olmuş. Tahran’ın tuzlu sokaklarından Evin hapishanesi zindanının nemli duvarlarına, oradan Kuzistan’ın tozlu yollarına uzanan bu yolculuk, Nadide’nin yalnızca kendi kaderini değil, çevresindeki kadınların da umutlarını şekillendiren bir mücadele sunuyor. On altı yaşında, göğsünde bir ömür yükü taşıyan Nadide, üç kız çocuğu—Ferda, Benan ve umutla adadığı Nadide—için bir anne, bir mahkûm ve bir isyankâr olarak sınanıyor. Zindanda öğrendiği gassallık mesleği, ona ölümü değil, yaşamın kırılganlığını öğretiyor; Ferhun Ağa’nın zulmü altında, kendi ruhunu satmış gibi hissederken bile, çocuklarının geleceği ile binlerce kadının kurtuluşu arasında bir yol ayrımında duruyor. Yazar, bu romanda, bir kadının küllerinden doğuşunu ve adalet arayışını, Mahsa Amini’nin trajik anısına ithaf ederek evrensel bir çığlığa dönüştürmeyi bence başarmış. Nadide’nin hikayesi, sanki sadece bir roman değil, aynı zamanda bir ayna gibiydi: okuyanın kendi yüreğinin sesini duymasını sağlayan, cesaret ve fedakârlıkla yoğrulmuş bir destan, en azından bir kadın olarak benim için öyle oldu.
Kitap, adaletsizliğe karşı susmayanların, zincirlerini kıranların ve umudu bir mum ışığı gibi koruyanların hikayesini anlatıyor; her satırı, okuyucuyu bu yolculuğa ortak olmaya davet ediyor. Nadide Adalet, hem bireysel hem de toplumsal bir başkaldırının anlatısı. Serhat Kaya, Nadide’nin iç dünyasını derinlemesine işlerken, Tahran’ın sokaklarından Kuzistan’ın köylerine uzanan coğrafyayı, adeta bir karakter gibi canlı ve çarpıcı bir şekilde resmediyor. Roman, güçlü diyalogları—özellikle mahkeme sahnesindeki “Öldürmeseydim, o beni öldürecekti” cümlesiyle—ve poetik anlatımı karşısında, hem duygusal hem de