Ebu Cehil savaş meydanında yaralanmış, yerde yatıyor.
Vaktiyle kendisine zulmettiği, Kâbe'nin bulunduğu mekânda ağzı burnu dağılıncaya kadar meydan dayağı attırdığı sahabeden narin ve zayıf yapılı İbni Mesud'un oğlu Abdullah onun başucundadır. Ayağını Ebu Cehil'in göğsüne basar, sakalından tutar ve seslenir: "Heey, sen Ebu Cehil değil misin?" Ebu Cehil, hâlâ böbürlenmektedir: "Çok yüksek bir yere çıkmışsın ey koyun çobanı!"
Abdullah İbni Mesud: "Ey mel'un! Cehennemi boylamak üzeresin ama hâlâ böbürleniyorsun.
Şimdi kafanı keseceğim senin! Hem de kendi kılıcınla!.."
Burada, Ebu Cehil kibir tarihine serlevha olacak cümlesini söyler: "Bari omzuma yakın yerden kes de başım heybetli görünsün!"
Kibrin ve zavallılığın son cümlesi budur...
Kibri, istiyor ki, bağırabilsin ve sesi erk elinde olduğu zamanlardaki gibi herkes tarafından işitilsin.
Fakat zatında mündemiç bir değer taşımadığından sesinin işitilmeyeceğinin farkında.
Gene de kuyruğu dik tutma savaşımında.
Ve hasetçi yanı şöyle bağırıyor: "Ben Muhammed'e düşmandım, şimdi iki kere düşmanım!"
Ebu Cehil kompleksi taşıyanların değişmez ırası: rakibi, muhalifi, düşmanı, her ne ad verilirse verilsin karşısında gördüğü hasmı karşısında kendi acziyetini fark ettiği anda husumeti misliyle artar. Bu, onun kaçınılmaz paradoksudur. Husumeti arttıkça aczi çoğalır, aczi çoğaldıkça husumeti yükselir...
İçi içini yer, fakat ne çare ki, artık elinde güç yoktur. Sıfırı tüketmiştir.
Rasim özden ören