Nisa #okudumbitti
Bazı kitaplar yalnızca bir hayatı anlatmaz; pek çok kadının sustuğu, içine attığı ve tek başına aşmaya çalıştığı şeylere de ses olur. Nisa benim için tam olarak böyle bir romandı.
Sivas’ın Pusat köyünde başlayan ve İstanbul’un birbirinden bambaşka semtlerine uzanan bu hikâyede, Hayrünnisa’nın yıllar içindeki değişimine tanıklık ediyoruz. Daha on üç yaşındayken adındaki yükü sıyırıp kendine “Nisa” diyen bu güçlü karakter; ailesinin, toplumun ve evliliğin ona çizdiği sınırların içinde kaybolmamaya çalışıyor. Hayat onu defalarca yoruyor, yaralıyor, hatta zaman zaman karanlığın tam ortasında bırakıyor. Ama Nisa’nın içinde, ne olursa olsun yeniden doğrulmasını sağlayan çok güçlü bir yaşama inadı var.
Okurken en çok etkilendiğim şey, Nisa’nın başına gelenler karşısında yalnızca acıya tutunmaması oldu. Her düştüğünde kendine “Peki şimdi ne yapabilirim?” diye sorarak yoluna devam etmesi, romanın ruhunu oluşturan en kıymetli ayrıntılardan biriydi. Çünkü bazen hayatı değiştiren şey büyük cevaplar değil, insanın kendisine sormaya cesaret ettiği doğru bir soru oluyor.
Kendi söküğünü dikerek başlayan yolculuğunun “Hırka Ören Kadınlar” atölyesine dönüşmesi ise beni ayrıca duygulandırdı. Bir ipliğin başka bir iplikle birleşmesi gibi, yalnız bırakılmış kadınların da birbirlerine güç vererek yeniden hayata karışmaları çok güzel anlatılmıştı. Nisa yalnızca kendini ayağa kaldırmıyor; elini başka kadınlara da uzatıyor.
Romanda anneliğin gücü, baba sevgisinin bir kız çocuğunun ruhunda bıraktığı iz, kardeşlik, dostluk, ekonomik özgürlük ve kadın olmanın görünmeyen yükleri çok samimi bir şekilde işlenmiş. Bazı sayfalarda içim ağırlaştı, bazı sayfalarda ise Nisa’nın direncine hayran kaldım. Acının içinden umudu çıkaran, yaralarını saklamak yerine onlardan yeni bir hayat