"Bana yaşamasını öğretmediler. Daha doğrusu, bana her şeyin öğrenilerek yaşanacağını öğrettiler. Yaşanırken öğrenileceğini öğretmediler. Ben de kolayca razı oldum bana öğretilen bu yanlışlara. İnsan, kendi bulurmuş doğru yolu. Ben bulamazdım. Bana, başkalarına gösterdikleri basmakalıp yolları öğrettiler. Başka türlü bir itina ile tutmalıydılar beni Daha fazla değil, farklı. Normal bir insan olmaya zorladılar, boş yere vakit kaybettirdiler. Olmayınca da, anormal dediler. Ben de kendimi anlamadım: bütün hayatım boyunca normal bir adam olmaya çalıştım."
Sinema çıkışında Süm kestane kebabı satın alıyor. Kent yaşamına alışmış. Koşulları hızlı bir gerçeklikle benimsiyor. Oysa ben henüz taşra bahçelerinin erik ağaçların altındaki durgunluktayım.
Ben de sevmek, sevilmek, sevdiğimin okşamasıyla, onun hitabıyla titremek istiyorum.
Kalbimin bütün şiir ve coşkusuyla göklerde kanat çırpmak, yıldızlar arasında dolaşmak, kimseyi titretmemiş heyecanlarla titremek, hiçbir vücudu kendinden geçirmemiş zevklerle sarhoş olmak istiyorum. Öyle zevkler, öyle saadetler ki yalnız benim için çiçeklenmiş olsun, öyle aşklar ki genç kızlığımın bütün altın hülyalarıyla, aşkla ışıldamış olsun... Öyle aşklar ki... Aşklar mı? Hayır, aşk, bir tek aşk... Bir tek vücut için tek aşk ki kalbimin bütün güzelliğiyle süslenmiş olsun... Bütün varlığım, senelerden beri kaynayan kalbimin bütün aşkı ezeli bekâretiyle onun, yalnız onun olacaktır. Yalnız onun ve ebediyen... Fakat kim ve nerede? Acaba yaşıyor mu? Yaşıyorsa bu karşılaşma, bu büyük, ilahi tesadüf bir gün mümkün olacak mı?
Yoksa bazı tenha bahçelerde yalnızlık ve bilinmezlik içinde büyüyerek bütün ihtiraslı ruhuyla titrediği okşayıştan mahrum kalıp, hasret içinde solan, harap ve perişan yerlere serilen öksüz ve bahtsız çiçekler gibi yok olmaya mı mahkûmum?
Sayfa 41 - İş Bankası- Kültür yayınları·Kitabı okudu