Sosyal medya kapsamında sık sık karşılaştığım, benim de çok sevdiğim kalemlerden birisi Virginia Woolf. 1882 doğumlu olmasına rağmen günümüzde hala okuru, üstüne düşündürebilen birçok çağdaş eser ortaya koymuştur keza Kendine Ait Bir Oda da bu eserlerden birisi. Başlangıçta, yazarımızdan “kadınlar ve kurmaca” başlıklı bir konuşma istenmesine şahit oluyoruz. Bu istek çerçevesinde nelerden bahsetmesi, ne söylemesi gerektiğini düşünen yazar yavaşça bizi içine çekiyor, kendi ile bütünleştiriyor ve tek zihin haline getiriyor. Yolun buradan sonrasına bir okur olarak değil, yazarın bir parçası olarak devam ediyoruz. Bilinç akışı tekniği ile yazılmış, anlamlandırmaya yönelten bazen düşündüren bazen de sahip olduğumuz değer yargılarını sorgulatan bir eser olduğunu söyleyebilirim. 19 -20. yüzyılda kadının toplumdaki yeri, kadının görevleri ve kadınlara veril(mey)en önemi çok net görebiliyor; neden kadınlar yazın dünyasına girememiş, neden içimizden bir Shakespeare çıkamamış sorularına kendi çapımızda da olsa bir cevap bulabiliyoruz.
Murakami’den okuduğum ilk kitap İmkansızın Şarkısı oldu. Yazarla tanışmak için yanlış bir kitap seçtiğimi düşünüyorum. Bir şans daha vermek için önerebileceğiniz kitap varsa çok sevinirim. Belki içinde bulunduğum ruh halinden belki de yaşadığımız karantina döneminden kaynaklı seçemiyorum, tek bildiğim zamanı değildi. Kesinlikle çok akıcı bir kitaptı. Elimde sürünmedi. Sadece okuduğum süreçte ruhen daraldım. Toru’nun yaşadığı yalnızlık hali evden çıkamadığımız bu günlerde ilmek ilmek içime işledi. Kitapları okumaktan çok yaşamayı sevdiğim için, karakterlerin içine kapanıklığı, yaşadıkları psikolojik buhranlar ve yüzeye çıkan intihar düşünceleriyle bunaldım. Onlar kadar ben de içime kapandım. Bu duyguları yaşamaktan ziyade hayata biraz daha pozitif gözlerle bakan neşeli kitaplar okumayı tercih ederdim. Hepimizin ihtiyacının bu yönde olduğunu düşünüyorum, en azından bu süreç için. Eğer benim gibi karakterlerle yaşayan bir okursanız, ŞİMDİLİK, okumamanızı tavsiye ediyorum. Kesinlikle kötü bir kitap olduğunu söylemiyorum. Aksine içinde kendimi bulduğum cümleler çok fazlaydı. Sadece zamanı değil. En azından benim için değildi.
Dipnot : Spoiler içerebilir, Naokonun iyileşmek için hiçbir çaba göstermemesi ve bir türlü de ellerini Toru’nun üstünden çekmemesi beni çok sinirlendirdi. Şimdiye dek bu denli sinirlendiğim bir kitap karakteri daha olmamıştı.
Ne söylenebilir bilmiyorum. Beni çokça etkileyen,üstüne bolca düşündüğüm bir kitap oldu. Son derece ilginç, topluma ve toplumun yarattığı değer yargılarına çokça yabancılaşmış bir karakter Meursault. Hissiz,duyarsız, algıları kapalı bir adam. Tam olarak tanımadığı birisiyle onu kırmamak adına arkadaş olması,istemediği halde ona yardım etmesi, kız arkadaşını sevmediği halde evlenme teklifini kabul etmesi ve daha bir çok şeyi sorgulamadan kabullenmesiyle programlanmış bir robot gibi. Kimi tavrıyla kendine hayran bırakırken, kimi tavrıyla da kitabı fırlatma isteği yarattı. Fakat en sonunda kitapta altını çizdiğim çokça yer oldu. Felsefi bir roman olmasına rağmen okudukça çoğalan sayfalar yoktu. İnsanı boğan ya da sıkan eserler aksine bir içim su gibi geldi bana. Sayfaları çevirdikçe doyamadım sanki. Yazarın üstümde yarattığı derinlik okuduktan sonra da peşimi bırakmadı. Ve düşündüm, hayat gerçekten de yaşamaya değmez miydi ?