“Anlaşıldı dedi, acıyorsun bu kıza. Evet dedim, biraz öyle. Beni şaşırtan bir tonla, insanlara acıma abi dedi, sev onları. Acımak küçümsemektir, zavallı gözüyle bakmaktır ona, biz oralarda değiliz. Bize ya sevmek ya da uzaklaşmak düşer. Bak dedi, kapının ardını gösterdi; bak acıdığın yavru ne hallere düştü, sevseydin yanından ayırmazdın. Eğilip ranzanın yanından kapının ardına baktım; çullara sarılmış Küçük Prensî görünce ayağa fırladım. Boşuna diyordu Cem, boşuna telâşlanma, ölüm kurtuluştur onun için, iki gün bakan olmamış, haberim yoktu onu burada bıraktığından. Orada burda gezmiş, bir parça peynir, bir kaşık süt koyan olmamış önüne. Dün gece kapıda gördüm, miyavlayıp duruyordu; bir iki çocuk, Beşir’in kedisi başladı viyaklamaya yine diyorlardı. Gülünç bir şeydi onlar için yalnızca. Abi dedim, şimdi n’olacak bu? Birazdan götürüp arka yola bırakacağım dedi; bağırsakları kurumuş, bir şey yiyemiyor.
Kedinin gözleri kapanmış, belli belirsiz kımıldanan ağzından hırıltılı sesler çıkıyordu. Aldırma abi dedi, o kızı da unut. Ama abi, dedim, sözümü kesti. Yaptığın puştluk değil dedi, bu toplumda her genç kızın başına gelir böyle şeyler. Evet, dedim, bu toplumda.. Boş ver dedi, unut artık, gel çay içelim. Hayır Cem, dedim, gitmeliyim. Kaçarcasına uzaklaştım yurttan.”