Mustafa Çay Bir insan kalbini hızlandırabilir... Ama yanında ruhun hâlâ tetikteyse, orada yalnızca heyecan vardır; güven değil. Sana çok yakın davranabilir ama hayatında sana gerçek bir yer açmayabilir. Seni arzulayabilir ama duygularının ağırlığını taşıyamayabilir. Çünkü istemek başka, sevmek başka ve bir ilişkiyi taşıyabilmek bambaşka bir şeydir. İnsan bazen bu ilk kıvılcımı sonsuz aşk sanır. Sonra karşısındaki kişiyi olduğu gibi görmek yerine, zihnindeki hayali onun üzerine yansıtır. Tıpkı mağara duvarında gördüğü gölgeyi gerçek sanmak gibi... Oysa gerçek aşk sadece kalbini hızlandırmaz. İçine de huzur verir.
Alıntı
Memleket Üzerine
Memleket ne dünyaya gözümüzü açtığımız ne de yaşamaya çalıştığımız o yerdir. Memleket ne ana yurdumuz, ne baba ocağımız, ne de içinde yetim gibi yaşadığımız o yaban şehirdir. Uzun yıllar tek başına, ailesinden uzakta yaşamış olanlar, ait olmamanın ne demek olduğunu çok iyi bilir. Ailemizin şehrine gittiğimizde, her yanını bildiğimiz o şehirde hissettiğimiz ve bizi saran yabancılık duygusu nasıl tarif edilir? Bir zamanlar bir olduğumuzla el olmak gibi; her yanını bildiğimizle bir daha birbirimizin olmayacağını bilmek gibi biraz da suçluluk belki. Yaşadığımız şehre döndüğümüzde hissettiğimiz huzur, oraya alışmış olmamızdandır, düzenimizdendir. İkisinde de sevdiklerimiz vardır; mutluluğu da huzuru da, mutsuzluğu da derdi de buluruz. İnsani şeylerin hepsi vardır içlerinde ama ait değilizdir; ayaklarımız yere değmez, aldığımız nefes bizim değilmiş gibidir; her an gidecek bir misafirmişiz gibi hissederiz. Bazen orası tam ama sen ait değilmişsin gibi gelir. Bazen fazlaymışsın, o şehir seni kusuyormuş gibi; bazen kalabalığın içinde kendimizi küçük bir zerre gibi hissederiz. Bazen de büyüğüzdür, sanki o şehre sığamıyormuşuz gibi. Yurdumuz, ülkemiz, vatanımız bellidir ama asıl memleketimiz neresidir? Anladım ki memleket dediğimiz, sevdiğimizin yanıdır. Metropol, küçük şehir, kasaba ya da dağ başındaki küçük bir köy fark etmez. Hepsinin kendine göre zorlukları vardır ama aidiyet hissinin yarattığı boşlukla yaşamayı başarmış olanlar, bu zorluklara da göğüs gerebilirler. Onlar evin dört duvar olmadığını, evin içinde birlikte yaşadıklarımız olduğunu bilirler. İşte şehirler de evler gibidir. Memleket dediğimiz, sevdiğimizin yanıdır. İnsan ilişkilerinde bağ kurabiliriz ama ait olma hissini yaşayamayız. Sevdiğimiz kişiyle sevmek, sevilmek, birlikte mutlu ve huzurlu olmak değil;
Duygu ve Düşünce
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
kırıldığım yerden çiçek açmadı
Haklısın Nisera... İnsan bazen düşünmediği şeyleri düşündüğü sanılarak suçlu olur. Ne kadar anlatsa da, ne kadar kendini ortaya koysa da, karşısındaki çoktan kendi hikâyesini yazmıştır çünkü. O hikâyede senin ne söylediğinin bir önemi yoktur artık; sana ayrılan rol bellidir. Cümlelerin değişir, niyetlerin değişir, zaman değişir ama hakkındaki hüküm değişmez. Bir insanın kendini anlatmaktan yorulması işte böyle bir şeydir. Çünkü bir noktadan sonra konuştuğun kişi seni dinlemiyordur, yalnızca kafasında kurduğu kişiyi doğrulamaya çalışıyordur. Ben sana kendimi anlatmaya çalışırken aslında kendimi savunmuyordum. Bir insan sevdiği birine kendini anlatmayı savunma olarak görmez. İnsan sevdiğine içini açar, yaralarını gösterir, korkularını emanet eder. Ben de öyle yaptım. Bazen kırgınlığımı anlattım, bazen özlemimi, bazen de gecenin bir yarısı içime çöken o tarifsiz boşluğu. Fakat zamanla şunu öğrendim; insanlar seni dinlemez, seni kendi korkularının yankısıyla duyar. Sen "gitmek istemedim" dersin, onlar "kalmak için savaşmadı" diye duyar. Sen "canım yandı" dersin, onlar "suçluluk hissettiriyor" diye anlar. Sonra ne söylersen söyle, her kelimen başka bir dile çevrilir. Belki de bu yüzden artık açıklama yapmak istemiyorum. Çünkü insan kendini sürekli açıklamak zorunda kaldığı yerde sevilmiyordur, yalnızca yargılanıyordur. Sevgi bazen anlamaktır derler ya, bence sevgi biraz da yanlış anlamak için fırsat kollamamaktır. Bir insanı gerçekten seviyorsan onun cümlelerinin arasına suç saklamazsın. Onun sessizliğinde bile iyi bir neden ararsın. Ben sana bunu yaptım. Kırıldığım zamanlarda bile seni kötü biri ilan etmedim. Kalbimin içinde senin için hep bir mazeret bıraktım. Belki de en büyük hatam buydu. Şimdi dönüp geriye baktığımda ne kazandığımı değil, neyi kaybettiğimi
Seçim paradoksu
Çok seyahat eden ve değişik lezzetleri dünyanın birçok şehrinden deneyimlemiş bir seyyah olarak söylemeliyim ki; en iyi lokantaların menüsü kalabalık olmayanlardır, en iyi şehirler sade şehirler ve en kaliteli insanlar da sadeliği şiar edinmiş olanlardır. Yazım yine uzun olacak, kısa kes diyenler için, Sadelik en asil zarafettir diyerek konuyu buracıkta özetleyebilirim; lakin bu beylik lafın arkasındaki derin hakikati okumak isteyenlerle kalemin mürekkebi elverdiğince uzun bir hasbihale duracağız. Kapitalizmin kurumsal ve yutturmacalı kalıplarından sıyrılıp fıtrata baktığımızda hiç düşündünüz mü; ansiklopedi gibi kalın menüsü olan o cafcaflı restoranlar neden kısa sürede kapanıyor da, yüz yıllık asırlık işletmeler hep tek bir ürün üzerine sebat edenlerden çıkıyor? Çünkü insanı diğer varlıklardan ayıran en önemli özellik olan seçim yapabilme iradesinin de fıtri bir limiti, aşılmaması gereken bir optimum noktası vardır. Hatta bazen önünüze hiçbir seçeneğin sunulmaması, seçimsizlik en büyük nimettir; misal, şehrin en iyi dönercisine girdiğinizde önünüze alternatif bir yemeğin konulmaması ve o tek lezzete odaklanmanız, günün en huzurlu anına dönüşebilir. Bizler fani dünyanın haz ve mutluluklarının değil, kalbi bir sekinetin, yani huzurun peşindeyiz ve bu huzur için doğru mizanlarla seçim yapmak şarttır. Önünde onlarca sayfadan oluşan bir menüyle baş başa kalan aç ve sabırsız bir insanın karar vermesi nasıl zor ve ekseriyetle hüsranla sonuçlanan bir süreçse, hayatın bütünü de böyledir; zira insan o kalabalıkta kendi tabağını yerken bile sürekli acaba diğerini mi sipariş verseydim, yoksa karşımdakinin tabağı mı daha iyiydi? vesvesesiyle tahrif olur. Halbuki lezzet, tam bir odaklanma işidir; her hakiki lezzet gibi sevmek de, sadakat de ancak odaklanmakla vücut
Din
sevmek ve sevilmek üzerine...
Duygu ve Düşünce

Yahya Saygan

@yhysygn
·
Sevmek, sevilmekten daha önemlidir. Çocuk sevgisi,
«Seviyorum çünkü seviliyorum» ilkesine dayanır. Büyüklerin sevgisinin ilkesi, «seviliyorum çünkü seviyorum» dur. Olgunlaşmamış sevgi «Seni seviyorum, çünkü sana gereksinimim var» der. Olgunlaşmış sevginin söylediği ise «sana gereksinimim var, çünkü seni seviyorum» dur. Koşulsuz sevgi, sadece çocukların değil tüm insanların en derin özlemidir.
Sayfa 106 - SAY·Kitabı okuyor
Felsefe ve Düşünce
Her insan kusurludur; Kusursuz insan yoktur. İnsanoğlu da zaten, bir kusur üzerine, cennetten dünyaya inmemiş midir? Amaç insanın kusurlarına rağmen, insanı sevmek değil midir?
İnsan ve Duygular