Harpler, muharebeler, savaşlar, boğazlaşmalar, insanoğlunun galiba, insanlaşmasıyla başlayan kaderi. Hatta bu belki de, her zerresi bir karşılıklı güçler çekişmesi olan doğa'nın toplumları da saran, ebedi kanunu.
Toplum içinde kaçınılmaz görünen bu kanun, bir gün sona erer mi bilmiyorum. Ama şimdi biz bu dağlarda, bu kanunun kanlı çarkları içine karışıyorduk...
Bizler kendimizi, zaten bu ölüm için yetişmiş sayıyorduk. Bu ölüm için hazırlanmıştık. O zaman bizim neslimiz, kendisi için hiçbir hak düşünmeyen bir nesildi. Bize göre hak yok, vazife vardı. Vazife görülecek, can verilecek, şan vatana bağışlanacaktı. Can bizimse şan onundu...
Hiçbir şey öfke kadar insan düşüncesini sapıtamaz. Öfkesine kapılıp bir suçluyu idama mahkum eden bir yargıca ölüm cezası vermekte kimse tereddüt etmez. Öyleyse neden babaları ve hocaları öfkeli iken çocukları dövmekte serbest bırakıyoruz? Bu artık eğitim olmaktan çıkıyor, öç alma oluyor. Ceza çocuklara verilen bir ilaç sayılmalı, öyle verilmelidir. Bir doktorun hastasına karşı öfkelenmesini kabul edebilir miyiz?
...
Kalbimizin fazla çarptığını, kanın yüzümüze çıktığını hisseder etmez meseleyi kapatmalıyız. Öfkemiz geçtikten sonra her şeyi başka türlü göreceğiz. Kızdığımız zaman bağıran, konuşan biz değil, hırsımızdır.
...
Canı su içmek isteyen içer: Ama canı ceza vermek isteyen veremez. Ağırbaşlı ve ölçülü cezaları suçlu hem daha kolay kabul eder, hem de onların faydasını görür. Öfkesine kapılmış bir adamın verdiği cezayı kimse hak ettiğine inanmaz.
Herkes aynı akışın içinde sürüklenmiyor mu? Sizinle birlikte ihtiyarlamayan bir şey var mı? Sizin öldüğünüz anda binlerce insan, binlerce hayvan, binlerce başka varlık daha ölmüyor mu?
Madem geri dönemezsiniz, niçin kaçınıyorsunuz? Birçok insanların ölmekle, dertlerinden kurtulduğunu görmüşsünüzdür; ama kimsenin ölmekle daha fena olduğunu gördünüz mü? Kendi görmediğiniz, başkasından da duymadığınız bir şeye kötü demek ne büyük saflık!