"İnsan yandığı vakit yürek gövdenin içinde değildir de, gövde yüreğin içindedir belki.."
İnsan, heba denilen felakete uğramadan önce yansır kendine, yansımalı belki de..
Her bir kırılışında dağılmalı kederle, acı çekmeli, neden acı çektiğini bilmeden kimsesizce kalmalı kendinde..
Sonra bir baba yaratmalı kendince ona sığınmalı "sığınmak" salt gelse de kimilerine bir baba işte, sarılmalı o bedene.. Ne de olsa mutluluk zor mesele.. "İnsanı hep hafiflettiği söylenir ama bence sevinmek ve neşelenmek yorucu bir şey" Öyle tabi ya ne zaman neşelensem ardı arkası kesilmeyen bir yorgunluk birikiyor yüreğimde. Sanki "sen misin mutlu olan" diye vuruyor kazmayı kalpime . Kazma ki içi keder dolu, elem dolu ..Güneş de almış başını gidiyor bu günlerde. "Güneş sessizliği insanın genzini yakacak kadar ısıtıyor..."diyor Hasan Ali'de belki de Ziya söylemiştir diye gidiyorum işte bende o sessizliğe..
Ziya; Heba'nın baş düşmanı.. Rüyada Binnaz Hanım dolduruyor bir bardağa içini, "al Ziya diyor bak gör ben onca yıl çalıştım bu bina var ya benim eserim ama sor Ziya ne haldeyim.." Çocukluğu koşuyor ardına "katilsin sen ziya" nasıl öldürürsün maviyi bir kuşun kananında demeye kalmadan saati çıkıyor dakikaların arasından. Kader, keder oluyor gözlerimizin buğusundan.. Bu anlarda arar ya insan en çok annesini.. "Bildiğim şu ki, ben her defasında derinliği kestirilemeyen karanlık bir uçuruma yaklaşıyormuşum hissiyle yaklaşırdım annemin yanına."İşte bir annenin gözlerinden düşmek gibiydi bizimkisi de. Yine yalnız ve hep yalnız...
Sürüyorum gönlümü satırlara tam gözlerimi kapatacakken Ziya çıkıyor asker edasıyla karşıma.. Askeeeerrr demeye kalmadan bir tokat serpildi insanfsız insan sıfatlılardan.." Gördüğü hatalar yüzenden değil de, bu teğmen insanlara, insanlara neden dayak attığını anlamak