Sodom'un 120 Günü, okuduğum en rahatsız edici kitaplardan biriydi. Kitabı değerlendirirken edebî yönüyle yarattığı duyguyu birbirinden ayırmak gerekiyor. Çünkü bu eser, okuru etkilemekten çok sarsmayı amaçlıyor.
Roman boyunca şiddet, güç ilişkileri, cinsel sapkınlıklar ve insanın sınır tanımayan karanlık yönleri anlatılıyor. Üstelik bunlar yalnızca ima edilmiyor; ayrıntılı ve sistematik bir şekilde aktarılıyor. Bu nedenle kitabı okurken meraktan çok rahatsızlık hissi ön plana çıkıyor.
Kitapta beni en çok etkileyen şey anlatılan olaylar değil, kötülüğün sıradanlaştırılması oldu. İnsanların ellerindeki gücü başkaları üzerinde sınırsızca kullanabildiğinde ne kadar ileri gidebileceği sorusu romanın merkezinde yer alıyor. Bu yönüyle eser, bireysel sapkınlıklardan çok iktidarın denetimsiz hâline dair karanlık bir alegori olarak da okunabilir.
Yazarın edebiyat tarihindeki yeri de oldukça ilginç. Çünkü bugün psikolojide kullanılan "sadizm" kavramı, adını doğrudan Marquis de Sade'dan alıyor. Kitabı okurken bunun nedenini anlamak zor değil. Bir noktadan sonra romanı değil, yazarın zihnini okuyormuş gibi hissediyorsunuz. De Sade, insanın karanlık tarafını öyle uç bir noktaya taşıyor ki eser, edebî bir anlatının ötesine geçerek insan doğasının sınırlarına dair rahatsız edici bir düşünce deneyine dönüşüyor.
Ancak kitabın büyük bir kısmını okurken edebî haz aldığımı söyleyemem. Yer yer insanın sınırlarını zorlayan, hatta neden okumaya devam ettiğini sorgulatan bölümler var. Bazı eserler insanı büyüler, bazıları düşündürür; bu kitap ise daha çok insan doğasının karanlık tarafıyla yüzleşmeye zorluyor.
Kitabı okurken aklıma zaman zaman Epstein dosyaları geldi. Elbette biri kurgu, diğeri gerçek bir olay; ancak ikisinin ortak noktası gücün denetlenmediğinde nasıl bir yozlaşmaya