Puan vermedi·282 syf.··
2026 324. kitabı
Maksim Gorki, Çocukluğum adlı bu otobiyografik romanında, babasının ölümünün ardından annesiyle birlikte taşındığı sert ve disiplinli büyükbaba evi ile şefkatli büyükannesinin kanatları altında geçen zorlu ilk gençlik yıllarını konu alır. Yazar; 19. yüzyıl sonu Rusya'sının yoksulluk, şiddet ve cehaletle örülü taşra hayatını küçük bir çocuğun gözünden anlatırken; aile içi çatışmaları, toplumsal adaletsizlikleri ve Rus halkının çektiği acıları, her şeye rağmen içindeki insan sevgisini ve yaşama umudunu kaybetmeyen, gerçekçi, sarsıcı ve derinlemesine gözlemci bir dille işler.
ÇocukluğumMaksim Gorki · İş Bankası Kültür Yayınları · 201419,6bin okunma
Puan vermedi·200 syf.·
2026 20. kitabı
Hepimizin çocukluk veya gençlik zamanlarında aklına tuhaf ve bir o kadar da tehlikeli sorular gelmiştir. Mesela Allah nerededir, neden 1 tane tanrı var, cinler nasıl varlıklar, Allah'ın her şeye gücü yetiyorsa neden kötülükleri engellemiyor gibi. Tabii ki bu soruların bizi tatmin eden cevaplarına bir türlü ulaşamamıştık. Çünkü hem anne babamız hem de yakın çevremiz bu konularda maalesef oldukça cahildi. Biz İslam dinini genellikle anne ve baba başta olmak üzere büyüklerimizden öğrendik yani taklidi iman. Bu yüzden birçok konuda "Neden" veya "Nasıl" sorularını sormadık, soramadık. Yazar giriş bölümünde bu konuya değinerek güzel bir tespitte bulunuyor: "En büyük hatalar, soru sormaktan korktuğumuzda gerçekleşir" Kitap, daha çok çocuklar ve gençlerin zihnini meşgul eden tehlikeli ve merak uyandıran sorulara cevap arıyor. Allah'ın varlığı, birliği, kader, peygamberler gibi klasikleşen soruların yanında modern çağda karşımıza çıkan batıl inançlar, burçlar, teknoloji, şiddet, evrim gibi konularda zihnimize takılan soruları yanıtlamaya çalışıyor. Eserin ortaokul ve lise çağlarındaki çocuklara daha uygun olduğunu düşünüyorum. Tabii ki yetişkinler de okuyabilir. Çünkü yukarıda bahsettiğim konularda çocuklar ve gençlerin yüzeysel de olsa mantıklı bilgiler edinmesi şart. Aksi takdirde art niyetli insanlar bu konularda çocukların zihnini bulandırabiliyor, daha da kötüsü ayağını kaydırabiliyor. Bir de işin şu boyutu var: Bizim çocukluk ve gençlik zamanlarımızda zemin bu kadar kaygan değildi. Belki çok dindar değildik, belki dinimizi sağlam kaynaklar yerine aileden aldığımız bilgilerle yaşıyorduk ama en azından bizi dinden soğutmaya veya çıkarmaya çalışan bir çevre yoktu. Bugün maalesef sosyal medya bu konuda oldukça tehlikeli bir hal almış durumda. Yazarın ilahiyatçı kimliğinin
Bi Sorun mu Var?Abdurrahim Karabulut · Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları · 20253 okunma
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
9/10
·288 syf.··
Beğendi
·
2026 71. kitabı
Benim gibi distopya sevmeyenlere bile kendini sevdirir bu kitap. Sizi insanlıktan umudun kesildiği o karanlık dehlize çeken metinlerden değil çünkü. Aksine mizah duygusu güçlü, politik hicvi yerli yerinde kullanan, hareketli bir roman. Bu kitabı en güçlü kılan şey faşizmi, kapitalizmi, sömürgeciliği ve insanlığın kolektif körlüğünü eleştiren müthiş bir alegori olması. Neredeyse doksan yıl önce yazılmış olmasına rağmen bugün hâlâ güncel bir metin gibi okunabilmesine şaşmamalı. Arka ayaklarının üzerinde durabilen, konuşmayı ve okumayı öğrenebilen semenderler keşfedildiğinde insanlar onları bir canlı olarak değil, bir fırsat olarak görüyor: daha fazla üretim, daha fazla kâr, daha fazla güç. Şiddet ve aşağılamayla yakalanıp ucuz iş gücüne dönüştürülüyorlar. Romanın en etkileyici yanı da burada başlıyor. Semenderlerin uğradığı sömürü öyle açık ki, onları bir “tehdit” olarak görmeden önce birer mağdur olarak görüyorsunuz. Bu yüzden direnişe geçtiklerinde şaşırmıyorsunuz; asıl şaşırtıcı olan, insanların buna şaşırması oluyor. Romanın yazıldığı yıl 1936. Avrupa’da ırkçılığın, militarizmin ve faşizmin yükseldiği bir dönemde Čapek, bir grubun önce aşağı görülmesini, sonra sömürülmesini ve ardından bir “tehdit” olarak sunulmasını anlatıyor. Ve sömürgecilerin dünyanın dört bir yanında halkları sömürüp, sömürülenler ayaklandığında onları “vahşi”, “barbar” ya da “tehlikeli” ilan etmesini semenderler üzerinden görünür kılıyor. Romanın yapısı alışılmış değil. Gazete kupürleri, raporlar, tutanaklar ve farklı anlatım biçimleri kullanıyor Čapek. Klasik, kesintisiz bir olay örgüsü bekleyen okurları zorlayabilir belki. Ama bu deneysel yapı aynı zamanda romanın en güçlü yanlarından biri. Çünkü anlatılan felaketin yalnızca birkaç kişinin hikâyesi değil, bütün bir toplumun ortak eseri
Semenderlerle SavaşKarel Čapek · Jaguar Kitap · 2021440 okunma
Çok kötü
2/10
·256 syf.··
2026 3. kitabı
Hiç sevmedim, zerre tavsiye etmiyorum. Ottoman mahlasını kullanan bir yazarın(?) ilk ve tek kitabı Çay Kaşığı. Aylar önce, yeni Türk yazarlar keşfetme heyecanıma yenik düşerek aldığım kitabı bir kaç gün evvel bitirdim. Ve ben bu kitabı hiç sevmedim. Neden ona dair bir yorum yazdığıma gelirsek: Bir kitabı neden sevmediğimi belirtmek zihin açıcı ve gerekli bir eylemdir benim için. Kitap Stephan Brooks adında bir felsefe profesörünün bir sabah daha önce görmediği bir yerde uyanmasıyla başlıyor. Staphan kendisine ait olup olmadığını pek hatırlayamadığı bu evde uyandığında evi darmadağınık buluyor, duvarda tırnak izleri, zihninde bir kadın çığlığı var. Stephan evinin neden dağınık olduğunu, kapısının neden kırık olduğunu hatırlamıyor. Hatta o günün pazar olduğunu bile hatırlamıyor ve üniversiteye ders vermeye gidiyor. Gün ilerledikçe işler daha da karışıyor ve iki farklı mafya daha önce borç olarak verdikleri birer milyon doları Stephan'dan geri istiyor; bir hafta içinde bu parayı ödemezse onu öldüreceklerini söylüyorlar. Stephan bir yandan kim olduklarını bilmediği kadınlarla karşılaşıyor, bir yandan annesinin hastalığı ile uğraşıyor. Her şey belirsiz, sanki bir sanrının ürünü; olaylar gerçekle hayal arasında bir yerde gerçekleşiyor. Stephan kafasının içinde biriyle konuşuyor. Babasına dair kötü anıları depreşiyor. Bir çocuğu olduğunu öğreniyor. Eşini bulmaya çalışıyor vs. Tabi Stephan'ın aklını en çok meşgul eden şeyse "çay kaşığı". Olur olmaz yerde "Acaba burada çay kaşığı var mı?" diye düşünüyor; her şeyi, herkesi çay kaşığına benzetiyor. Buraya kadar çok ilginç bir kitap gibi görünüyor ama öyle değil. Anlatıcı her ne kadar Amerikalı olsa da Türk kültürüne dair olgularla konuşuyor, bu sinir bozucu, hem de çok. Romanın baş kişisini bir türlü kabullenemedim bu
Çay KaşığıOttoman · Hayal Yayınları · 201226 okunma
Puan vermedi·296 syf.··
2026 42. kitabı
·
22 günde okudu
·
Okunma: 21 Haziran 2026 19:31
Şiddetle tavsiye ederim… Üzerimizde oynanan oyunlar, bizim sayemizde kazanılan milyonlar, çocuklarımız ve gençliğimiz üzerindeki hain planlar… ve çok daha fazlasını bu kitapta bulacaksınız. Çok rahat güzelce okuyacaksınız diyemem bazı yerlerde iğrenerek bazen zorlanarak ve yazarın kendisinin bile yazmaktan ve bahsetmekten zorlandığı yerlerde zorlanacaksınız muhtemelen. Ama bunlar gerçek. Bunlar hayal veya kurgu değil tamamen yapılmak istenenlerin özeti ve hatta büyük bir kısmı çoktan uygulanmış planların son hali… Yetki sahibi insanların okumasını çok isterdim çünkü Türkiye için hala bir şans varken bazı şeylerin engellenme ihtimali henüz önümüzdeyken belki bir şeyler değişir belki düzelir diye umut edebiliyoruz hala ki şansımız bence çok az olsa bile. Öğretmenlerin ebeveynlerin yeğeni kardeşi çocuğu olan veya çocukları seven herkesin okuması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Şiddetle tavsiye ediyorum. Sadece yetişkinlerin okuması için uygun olduğunu da eklemeden geçemeyeceğim. İyi okumalar
Hekaton'la Son TangoMustafa Merter · Ketebe Yayınları · 20251,222 okunma
Puan vermedi·272 syf.··
2026 45. kitabı
Alex Schulman’ın 17 Haziran romanı, insanın geçmişiyle ve çocukluk travmalarıyla yüzleşmesini anlatan etkileyici bir psikolojik eser. Hikayenin merkezinde, okulda kavga eden iki öğrenciyi ayırırken fazla şiddet gösterdiği gerekçesiyle veli tarafından şikayet edilen ve açığa alınan tarih öğretmeni Vidar yer alır. Vidar, eski eşyaların olduğu bir kolide ailesinin 1980'lerdeki yazlık evine ait bir telefon numarası bulur. Numarayı çevirdiğinde ise hattın ucunda geçmişten bir ses yankılanır: Uzun zaman önce ölen babası. Çok geçmeden her aradığında hep aynı günü aradığını anlar:17 Haziran. O gün bir şeyler olmuştur. Ama bunu kesinlikle hatırlamaz. Ya da yaşadığı bir travma onu derinlere gömmüştür. Okulda yaşadığı olay ile o gün yaşadığı olay bir noktada birleşir. Telefona bazen babası,bazen annesi,bazen de kız kardeşi Tora,bazen de sekiz yaşındaki kendi çocukluğu çıkar. Onu gelecekle ilgili yüreklendirir. Psikolojik yönü güçlü sürükleyici bir roman bu. Hem fantastik hem gerçekçi bir roman aynı zamanda. Bu kitabın Metzger'in Orpheus 'una benzediği yönünde eleştiriler olmuş. Ben her iki kitabı da okudum. Evet . Her ikisinde de telefon aracılığıyla geçmişle konuşma olayı var ama sebepler ve sonuçlar tamamen farklı. Dili ve anlatımları tamamen farklı. Biri daha gerçekçi diğeri daha şiirsel. Biri mitolojik hikayelerden yola çıkarak yazılmış. Diğeri tek bir güne bağlı. Biri sadece babasıyla konuşurken diğeri tüm aile ilgili konuşur. Birinde amaç babayı tanımak iken diğerinde çocukluk travmasını çözme niyeti vardır. Yani çıkış fikri benzese de tamamen farklı romanlar. İkisi karşılaştırmalı olarak okunabilir. Hangisini daha çok sevdin diye sorarsanız,cevabım 17 Haziran olur.
17 HaziranAlex Schulman · Timaş Yayınları · 20261,244 okunma