İnsan bazen kendinden kaçtığını sanır; oysa kaçtığı şey çoktan arkasına geçmiş, aynı yüzle, aynı sesle, ama daha arsız bir hâlde onu takip etmeye başlamıştır. Dostoyevski’nin Öteki romanı benim için tam olarak böyle bir huzursuzluğun kitabı oldu. Bir insanın kendine benzemekten korkması mı daha acıklı, yoksa kendinden daha başarılı bir “kendi”yle karşılaşması mı, hâlâ karar veremiyorum.
Dostoyevski okuyunca insanın içi rahatlamıyor zaten. Hatta bazen şunu düşünüyorum: Bu adam insan ruhunun karanlık odalarına elinde mumla girmiyor, kapıyı kırıp içeri dalıyor. Biz de mecburen peşinden gidiyoruz. Öteki de öyle bir metin. İlk bakışta sıradan, hatta yer yer yorucu bir memur hikâyesi gibi duruyor. Bay Golyatkin adında toplum içinde kendine yer açmaya çalışan, sürekli kabul edilmek isteyen, ama her hareketiyle biraz daha dışarı itilen bir adamın hikâyesi. Fakat Dostoyevski’de hiçbir şey “sadece” değildir. Sıradan bir memur da sadece memur değildir; onun içinde ezilmişlik, gurur, korku, utanç, aşağılık duygusu, kendini olduğundan başka gösterme arzusu ve en kötüsü, bütün bunların farkında olamama hâli vardır.
Golyatkin… Sana kızdığım yerler oldu, bunu söylemem lazım. Çünkü insan seni okurken bazen kolundan tutup “sus artık, yapma, daha fazla batırma” demek istiyor. Ama aynı anda sana acıyor da. Çünkü sen kötü biri olmaktan çok, kendini taşıyamayan birisin. Toplumun karşısında eğreti duruyorsun. Bir yere ait olmak istiyorsun ama ait olmayı da beceremiyorsun. Kendini anlatmaya çalıştıkça daha anlaşılmaz oluyorsun. Saygın görünmek isterken daha zavallı, dürüst görünmek isterken daha kuşkulu, normal görünmek isterken daha da tuhaflaşıyorsun.
Ve sonra “öteki” çıkıyor ortaya.
Bence romanın asıl kırıldığı yer burası. Çünkü Golyatkin’in karşısına çıkan bu ikinci Golyatkin, sadece