"Yaygın olarak kullanılmış, halk diline kadar geçmiş daha eski ya da daha yeni güzelim Türkçeleri dururken, kulak tırmalayan, diken gibi batan İngilizcemsi uydurmasyonları kullanmak niye? Çoğu zaman bu özenfikasyonlardan gülünç manalar da çıkıyor.
"Cankurtaran" yaygındı, birden "ambulans" , hatta "ambulance" oluverdi. Bu çirkin İngilizce laf, kökeninde "dolaşan" demektir. Eh uygun. Öyle ya, bu araba keşmekeşinde gariban can kurtarmıyor, dolaşıyor!..
"Meclis" birden "parlamento" oluverdi. "Milletvekilleri" de "parlamenter" kesiliverdiler. Hayrola, bu lafla kendilerine bir hava vermekte olanlara hatırlatalım:
"Parlamenter", İtalyanca kökeninde "laf üreten" demektir. Halbuki millet laf üretenleri değil, vekillerini bekliyor! Bize "laf üretilen" (hem de bütçeye büyük bir yükle) yer değil, Atatürk'ün anlamlı bir şekilde adını koyduğu "Türkiye Büyük Millet Meclisi" lazım.
Sırası gelmişken ekleyelim: Sakın kimse "Bakanlar Kurulu"na "kabine" demeye kalkışmasın. Onun İngilizcesi çok ayıp; hükümete hakaret olur..."
"Aziz arkadaşlar! Çalışma koşullarınızın ne kadar ağır olduğunu biliyorum. İnsanlarınızın emeğinizi değerlendirmediği ıssız yerlerde nasıl yaşadığınızı biliyorum. Maddi durumunuzu da anlıyorum. Ama ne yapabiliriz? Unutmayın; halkı uyandırmaya daha yeni başlıyoruz... Sizleri fedakarlığa davet ediyorum herkesi değil, yalnıca fedakarlık yapmayı kabul eden ve bunu yapabilecekleri çağırıyorum. Afedersiniz ama sizinle açık konuşacağım. Biliyorum ki, her meslekte olduğu gibi aranızda ruhen eğitmen olmayanlar da var. Onlar sanatkar bile değiller. Onlar mesleklerini sevmeyen, mesleklerini kahreden tembellerdir. Bir arkadaş olarak onlara nasihat ederim. Okulu bırakın. Başka bir uğraş bulun, yazıhanelere gidin, tüccar olun. başka işlerle ilgilenin. Ama canlı ruha ve büyük bilgiye gerek duyulan meslekleri işgal etmeyin..."
"Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku, Aydınlık mevsimiydi, Karanlık mevsimiydi, hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu, hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam öteki yana - sözün kısası, şimdikine öylesine yakın bir dönemdi ki, kimi yaygaracı otoriteler bu dönemin, iyi ya da kötü fark etmez, sadece "daha" sözcüğü kullanılarak diğerleriyle karşılaştırılabileceğini iddia ederdi."
"Avuntuyu, umudu ve sessizliği ancak kendimde bulduğum için, ölene dek yalnızım, kendimden başka hiç kimseyle uğraşmayacağım ve uğraşmamayı istiyorum."