• Neden bu kadar uzun sürede okudum ben de bilmiyorum. Araya uzun zaman , okul girince devam etmemde zorlaşti biraz. Tabi bir de araya çok kitap aldım.
    Klasik denilince genelde ön yargı oluşuyor ve yine ön yargımı kitaplardan birisi. (İlki Vadide Zambak’tı) Ben sevdim eğlenceli, çocuklar üzerinden bir çok önemli konuya değinilmiş bence tavsiye ederim .

    ~ ”Ne var ki , başlangıçta bunu hiç sezinlemediğimiz halde , atom çağının çocukları , bu güzel adayı cehenneme çevirecekti.”
  • Merhabalar Sineklerin Tanrısı İngiliz kuvvetlerinin savaş zamanında bir grup erkek çocuğunu güvenli bölgeye götürürken uçak bir adaya düşüyor uçaktan sadece çocuklar sağ kurtuluyor ada çocuklar için yapay bir cennet gibiymiş.Kitapta asıl anlatılmak istenen insanların uygarlıktan uzaklaştıktan sonra ne kadar değiştiğini ve vahşileştiğini anlatıyor.Modern klasikler arasında yer alan eser kesinlikle okunmalıdır
  • Düz mantık bakış açısıyla bir çocuk romanı Sineklerin Tanrısı. Ancak farklı bir bakış açısıyla da çocuklar sembolize edilerek kurgulanmış harika bir "büyükler" romanı.
    İktidar mücadelesinde akıl ve demokratik yöntemlerle zorbalığın mücadelesi... Kitleleri yanına alma konusunda korkunun ve zorbalığın etkileri...
  • "Neden her şey böyle bozuluyor?"

    Sineklerin Tanrısı, William Golding
  • Sineklerin Tanrısı, yüzeyine bakıldığında, herhangi bir kanuna bağlı olmadan, ıssız bir adada tek başlarına hayatta kalmaya çalışan çocukların hikayesidir. Adada her şey ilk başta güzel giderken bir gün bunlar bozulacaktır. İki ana karakterimizin çatışmasıyla olacaktır bu. İkisi de lider özelliklerine sahip olan-yahut kaderlerinde lider olmak olan diyeyim, çünkü liderlik, hakkında çokça tartışılabilecek bir şeydir - Jack ve Ralph ilk başta iyi anlaştıklarına kendilerini inandırsalar dahi, Jack cehalet ve hırslarına yenik düşerek kilise korosunu ve büyüklerin çoğunluğunu alarak kendi kabilesini oluşturur, adanın kontrolünü ele alır. Artık adanın vahşi bir kısmı vardır. Her geçen gün otoritesinin farkına varan Jack, adayı korku krallığına dönüştürmüştür. Bu korku krallığının ortak korkusunun temeli umutsuzluktan oluşur. Adanın vahşilerden uzak kalan kısmı Ateşi, yani umudu temsil ederler, insanlık için olan umudu. Vahşi taraf ise av ve ölümü temsil eder, bu da ilkellik ve umudun kaybolması demektir.
    Umudunu kaybetmeye başlayan adadakiler ölü bir paraşütçüyü canavar sanarlar ve ondan korkarlar, böylece adadaki korkunç olaylar başlar.

    Bu adada aklı başında olan iki kişi vardır, domuzcuk ve simon. Günümüz kanunlarına uyan ve kanunların koruması gereken insanları temsil ederler. Ancak ikisi de vahşice Jack’in kabilesi tarafından öldürülür. İkisinin de ortak noktası ise canavara inanmamalarıdır. Simon sezgileriyle hareket eder ve sezgileri genelde doğru çıkar, korkunun etkisiyle Simon’ı bir canavar sananlar onu öldürmüşlerdir ve hiç pişmanlık duymamışlardır. Aynı kişiler ise bir zaman sonra Domuzcuk’u öldürmüşlerdir ve pişmanlığı bırak zevk duymuşlardır. Böylece adada umut kalmamıştır ve ada tamamen vahşileşmiştir. Adadaki umudun son temsilcisi de ölmüştür çünkü. İşte kitap bu olaylar üstünden kanun ve korkunun insanlar üstündeki etkisini, sosyal çevrenin ve törpülenebilir güdülerin insanları nasıl birbirinden ayırdığına dikkat çekiyor. Herkesin okuması ve ders çıkarması gerektiğini düşündüğüm akıcı bir kitap. Kesinlikle alın.
  • (...)modernitenin en önemli panoptik kurumlarından bazıları, örneğin kreş ve okul, çocukla insan arasındaki ayrımı ortaya koyar. Düzgün bir "insan" olmak için önce düzgün bir "çocuk" olmak, yani kapatılmış bir mekânda disipline edilmek ve normalleştirilmek gerekir. Bunun ardından, kişi diğer kurumlara, fabrikalara, üniversitelere, evliliğe ve en sonunda da yaşlı bakım evlerine ilerleyebilir; hepsi bir içeri-dışarı ayrımıyla belirlenen, "hepsi ayrı kanunlara sahip bir kapalı alandan diğerine" hareket ederek bir yaşam sürer (Deleuze 1995: 177). Ne var ki panoptik sınırların yıkılmasıyla kendini belli eden bugünün "denetim
    toplumlarında" bu durum değişmektedir:

    Disipliner toplumlarda (okuldan kışlaya, kışladan fabrikaya sürüklenirken) sürekli bir şeylere en baştan başlanırdı, oysa denetim toplumlarında hiçbir şey sona ermez - iş, eğitim ve askerlik tek bir modülasyonun, bir tür evrensel dönüşümün birlikte bulunan yarı-kararlı durumlarıdır. (a.g.y. 179)

    Belki de bugün, kreşe özel olan disiplin de panoptik duvarların ötesine geçiyor; bunun sonucu olarak da insan-çocuk bir kez daha her yere, her alana yayılıyor. Çocukluğun "asla sona ermemesi" kreşin tüm topluma yayıldığı, bir bakıma istisnanın kaide olduğu anlamına gelir.

    Bu açıdan çocuklaşma "dışarının sonu", çocuk ile yetişkin arasındaki ayrımın sonu demektir. Ortaya çıkan bu "pürüzsüz" biyografik alanda, çocuk ile yetişkin arasındaki ayrım ancak fantazi düzeyinde yaratılabilir; bu durum ise kreşin dışının da aslında bir kreşten, insan-çocuğun çocuklaşmış dünyasından ibaret olduğu gerçeğini gizler.

    Aksi takdirde, bu fantazi çerçevesinin dışında, çocuk (istisna) ile yetişkini (kaide) ayırt etmek imkânsızdır; dolayısıyla yetişkin yaşamını yöneten buyruklar ile kreşi yönetenler aynıdır: oyun, öğrenme, korunma. "Kapitalizmin yeni ruhu"nda oyun oynamak, yani göçebe olmak, deneyimlere açık ve yaratıcı olmak mecburiyetten sayılıyor (Boltanski ve Chiapello 1999). Bizimkisi oyunun tüketim, tüketimin oyun olduğu bir toplum. İdeal durumda, tüketici düşünmeden alışveriş yapan bir çocuktur; bu çocuğun arzusu uyandırılır, bir yere sevk edilir ve manipüle edilir. İkincisi, öğrenmenin "sona ermediği", bilgiye dayalı bir toplumda yaşıyoruz. Bu da "sürekli değerlendirme"yi elzem kılıyor (Deleuze 1995: 179). Son olarak, bizimkisi bir korku toplumu, korku ticareti yapılan bir toplum; birileri bize sürekli korunmaya ihtiyacımız olduğunu söylüyor. Güvenlik uğruna demokrasiyi bile feda etmemiz salık veriliyor. Zaten infant (çocuk) sözcüğü konuşmayan anlamına geliyor. Çocuklarınbir agoraya ihtiyacı yok, zaten bir agoraları olsaydı Sineklerin Tanrısı'ndaki deniz kabuğu gibi onu da yok ederlerdi.

    Eğer bir genç yoğun bir keder, öfke veya başka bir duyguya kapılırsa, bunu içinde tutması mümkün değildir, "dışa vurmaya" mecbur kalır. Sinirlenmiş bir çocuk duyduğu rahatsızlığı içselleştirmekten ya da sözlü olarak ifade etmekten acizdir. Kendini bu dayanılmaz gerilimden bir edimle kurtarır, mesela ayağını yere vurarak... Ağlamak, başını sağa sola savurmak, çığlıklar atmak ya da öfke nöbetlerinde verilen diğer tepkiler çocuğun reddedilen bir dileği yerine getirtme yollarıdır. (Jonas ve Klein 1970: 162)
  • Filmin bize söylediğine göre demokrasi harikadır, ama bir o kadar da acizdir. Harekete geçirme gücünden ve radikal edim yetisinden yoksundur.