Nazan Bekiroğlu’nun Yusuf ile Züleyha’sı, adı Yusuf ile anılacak Züleyha’nın romanı, Züleyha’nın kaderi, Züleyha’nın güzelliği, Züleyha’nın yitirmesi ve Züleyha’nın buluvermesi. Nazan Bekiroğlu’nun dili kavruk yaz göğünün altında kıpraşan, buz gibi suyun berraklığı, davetkarlığı. Bu kitap, en güzel kıssanın, en güzel dile, apak anadile, canım Türkçeye daldırılması. Bu anlatı Züleyha’nın kalbine adanmış, Züleyha karşımda ve capcanlı; önce örtülerini, misklerini, sedeflerini ve deniz kabuğundan halhallarını, sonra saçlarını, tenini, güzelliğini, sonra aşkını, içini bucak bucak taşıran aşkını, kendini kendinden köpürten, akıp giden aşkını, imtihanını, sonra yitişini, çilesini, hiçbirşeylerini, en sonunda ise kalbindeki Rab buluşunu kıskandığım Züleyha. Bir çocuk özenciyle kendime, utanmadan tüm sıradanlığıma ve ‘herhangi’liğime döndürdüğüm hemen, neden böyle güzel değilim, ben neden böyle güzel sevemedim, ben neden hala bulamadım dediğim, ne kendimi Züleyha gibi evvela Yusuf’ta, ardından hiç kimseliğinde, en son Rabbinde. Onun aşkı, tüm yasağıyla, ayıbıyla, tüm karşı konulamazlığıyla aşkı, tüm dayanamayışıyla, eline yüzüne bulaştırmasıyla, hiç de masum değilken bembeyazlığıyla, lekesiz kalışıyla bedeli ödendiğinde, bedelini ödemesi nasip olarak kendisine… Onun aşkı, “hakkı olan”, aşkın kendisine hak olması çünkü, kıskandığım ki bu hak ediştir.
En güzel dili bulabilseydim ben de, en güzel kıssayı en güzel Türkçeyle anlatan kitabı anlatmak için. Bu kıssa en güzelidir çünkü “eski zincire bağlanan bir halkadır” yazarın dediği gibi, “ama yeni bir halkadır. Böyle olsun ki kuvvetli olsun” dur o zincir. Kuvvetlidir bu zincir. Kuranı Kerim’in adını dahi söylemediği bir kadın, öykü olagelmiştir insanlara, Mısır Azizinin sıfatının anıldığı ayetten, bir isim devşirmiştir insan,