Puan vermedi·416 syf.··
2026 19. kitabı
·
9 günde okudu
·
Okunma: 20 Nisan 2026 00:00
Gönül Sızısı, Yolun Azığıdır.. ​"Kibrini ayakkabılarınla birlikte eşikte bırakmayan, dergâhın kokusunu alamaz; nefsini ayaklar altına almayan, hakikat yolunda mesafe kat edemez.." ​Evladım; dünya seni her koldan sarıp yorduğunda bil ki bu bir çağrıdır. Kalabalıklar içinde yalnız kaldığında, sesini kimseye duyuramadığında yönünü çevir. Az konuş ki gönlün konuşsun; az iste ki her şey sana verilsin. Unutma; yara en çok sızladığı yerden şifa bulmaya başlar. ​Bir Ruhun İhyası: Azize ​Bazen bir kitap okursunuz ve sanki sayfalar arasından bir el uzanıp tozlu gönül aynanızı siliverir. Azize, tam da böyle bir yolculuk. Hayatın sert rüzgârları altında savrulan bir fidanın, köklerini Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri’nin hikmetiyle toprağa nasıl sımsıkı bağladığının hikâyesi... ​Bu sadece bir kurgu değil; bir "vazgeçişin" aslında en büyük "kazanış" olduğunun ispatı. Azize’nin çaresizlik içinde kıvranırken okuduğu o satırlar, Kadı Mahmud’un sırmalı kaftanını çıkarıp nefsiyle mücahede edişiyle birleşince; okuyucu için de Üsküdar’ın sokakları birer tefekkür durağına dönüşüyor. ​Neden bu kadar etkileyici? ​Teslimiyetin Gücü: "Bitti" denilen yerin aslında "başlangıç" olduğunu fısıldıyor. ​Manevi Miras: Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri’nin o kuşatıcı duası, romanın her satırında bir kandil gibi yanıyor. ​Yalnız Değilsiniz: Hayatımızdaki "tesadüf" dediğimiz her kırılmanın, aslında bizi asıl menzile ulaştırmak için dizilmiş birer ilahi işaret olduğunu hissettiriyor. ​Sanki kitabı okumuyorsunuz da, o dergâhın avlusunda bir çınar gölgesinde oturup ruhunuzu dinlendiriyorsunuz. Kalbinde ağırlık hisseden, bir çıkış yolu arayan her "yolcu" için bu eser, bir pusula niteliğinde. ​Gönlü güzel dostlarla, kelimelerin izinde buluşmak ne büyük bir devlet...
AzizeElif Veske · Timaş Yayınları · 202661 okunma
Demir ve Yumurta
9/10
·336 syf.··
Beğendi
·
2026 5. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 04 Mayıs 2026 13:20
Westeros’un gökyüzünde artık ejderhalar uçmuyordu ama toprağın altındaki ateş hâlâ sönmemişti. Krallar masal anlatır, lordlar harita çizerdi; ancak gerçek hikâye, üzerinde güneşin batmadığı o uçsuz buçaksız yollarda, nalların çıkardığı toz bulutunun içinde yazılıyordu. Yağmurun çamurla dans ettiği bir akşamüstü, devasa cüssesiyle yolları arşınlayan bir adam belirdi. Sör Uzun Duncan; sırtında eski bir ustadan kalma yamalı bir pelerin, kalbinde ise krallıkların hazinelerinden daha ağır bir yük taşıyordu: Şövalye onuru. Dunk’ın ne altın sırmalı bir sancağı vardı ne de kalesinde onu bekleyen bir ordusu. Onun tek sarayı gökyüzü, tek dostu ise yol kenarında bulduğu, kafası bir yumurta kadar pürüzsüz olan o küçük çocuktu. Egg. Sıradan bir yaver gibi görünen ama heybesinde krallıkları sarsacak bir kan taşıyan o küçük çocuk, devin gölgesine sığınmıştı. Birisi dünyanın ne kadar zalim olduğunu biliyordu, diğeri ise bu zalimliğin nasıl yönetileceğini öğrenecekti. Ashford’un yeşil düzlüklerinde turnuva çadırları kurulduğunda, asilzadelerin ipekli kıyafetleri arasında Dunk, paslı zırhıyla bir yabancı gibiydi. Ama orada, o kanlı kumların üzerinde anlaşıldı ki; şövalyelik, şatafatlı armaların arkasına saklanmak değil, kimsesiz bir kızı korumak için bir prensin yumruğuna karşı durabilmekti. Dunk, kılıcını çektiğinde sadece bir rakibe değil, koca bir sistemin adaletsizliğine meydan okuyordu. O gece gökyüzünde yedi yıldız parlıyordu ve yedi savaşçı, bir devin onuru için çamura battı. Kan döküldü, bir prens düştü ama bir şövalye doğdu. Dunk ve Egg, her handa bir hikâye bıraktı, her kılıç darbesinde bir ders aldı. Martin’in o sert dünyasında, bu ikili bir mum ışığı gibiydi; zayıf ama karanlığı delen bir ışık. Okurken ciğerlerinize kamp ateşinin isli kokusu doluyor, bacaklarınızda o
Yedi Krallık ŞövalyesiGeorge R. R. Martin · Epsilon Yayınevi · 2021635 okunma
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Puan vermedi·80 syf.··
2026 49. kitabı
·
2 saatte okudu
·
Okunma: 30 Nisan 2026 03:02
Gogol, Palto’da sadece Rus bürokrasisinin tozlu koridorlarını değil, insanın "nesne" aracılığıyla kazandığı yapay varoluşun ontolojik kırılganlığını anlatır. Akakiy Akakiyeviç, 14 basamaklı barem sisteminin içinde bir isimden ziyade, bir işlevdir: Evrak kopyalayan bir dişli. Onun hikâyesi, bir giysinin maddi bir ihtiyaçtan çıkıp "kutsal bir müttefike", hatta toplumsal bir zırha dönüşme sürecidir. Bu trajediyi sinema tarihinin en saf haliyle F.W. Murnau’nun Son Adam (Der Letzte Mann) filminde görürüz. Murnau’nun kapıcısı için o sırmalı üniforma neyse, Akakiy için de yeni paltosu odur. Üniforma sırtındayken bir "hiç" olmaktan kurtulan birey, o dış kabuk elinden alındığında toplumsal bir ölüme mahkûm edilir. Lotte Eisner’ın Alman toplumundaki üniforma kültürü için yaptığı "kraldan öte, Tanrısal bir otorite" tespiti, Gogol’ün Petersburg’unda da yankılanır. Akakiy’in yeni paltosu için yaptığı "manevi beslenme" betimlemesi, nesnenin bir fetişe dönüşerek bireyin tüm benliğini ele geçirişinin kanıtıdır. Gogol, küçük insanın onurunun aşağılanışını melodramın tuzağına düşmeden, keskin bir mizah ve absürtlükle işler. "Önemli Kişi"nin karşısında Akakiy’in yaşadığı felç hali, sadece bir azar işitme değil, sistemin dişlileri arasında ezilmenin fiziksel bir dışavurumudur. Bu noktada metin, realizmin sınırlarını aşarak fantastik bir intikam anlatısına evrilir; çünkü sistemin yarattığı haksızlık o kadar büyüktür ki, ancak bir hortlak bu adaletsizliği rütbe ayırt etmeksizin dengeleyebilir.
1000Kitap
PaltoNikolay Gogol · Yordam Kitap Yayınları · 202046,3bin okunma
Puan vermedi·128 syf.··
2026 3. kitabı
Cumhuriyet ideolojisini,inkılapları ve ilkelerini,reformlarını yansıtan,bu anlamda da yeni Türkiye’nin oluşumuna katkıda bulunan Hayat Mecmuasında çok defa resimli olan tarihle ilgili yazıları yayımlanır. Kütüphanemde bu mecmuanın hayli sayıları var ve o sayıların bazılarında Ahmet Refik’in tarihle ilgili makaleleri bulunur. “Tarihi Sevdiren Adam”lakabını alan Ahmet Refik’in Eski İstanbul (1553- 1839) kitabı 15 ile 19.yy arasında İstanbul’un gündelik yaşamına,sosyal hayatına,dini yaşamına,yönetimine dair birçok bilgiyi barındırır.Bu bilgilerin çoğu ilginçtir. Kitap “Yeni Saray”, “Şehir Hayatı, ,Mesireler,Kahveler,Meyhaneler”, “İstanbul’da Asayiş Meselesi”, “Meskûkât ve Belediye İşleri”, “Su,Ekmek,Et,Odun,Kömür”,”Sanayi,Ticaret, Gümrükler”,“Gayrimüslimler ve Ecnebiler” olarak yedi ana başlıktan oluşur.Her bir başlık anlatıldığı dönemi birçok açıdan yansıtırken,bölümlerde birçok çizim yer alır.İlk bölümde Eski ve Yeni Saray’ın yapımı,Fatih Sultan Mehmet’in saraydaki tutumlu yaşamı,tutulan mutfak kayıtlarına göre nelerin ne kadar ve hangi maliyetle yenildiği vb ayrıntılar ve 17. yy’da yine saraydaki yaşamın ayrıntıları anlatılır. İkinci bölümde İstanbul’un 16.yy’da Kanuni tarafından imar edilişi,genişlemesi,neden genişletildiğine dair bilgiler verilir.”Beyoğlu” adının kaynağı açıklanırken Ayazpaşa,Piyale Paşa gibi yerlerin de neden bu isimleri aldığının bilgisi verilir.Bu bölümde Osmanlı’nın farklı zamanlarındaki bahçelerine,mesirelerine, İstanbul’da ilk kahvehanelerin açılması kanununa da değinilir.Ayrıca Türkiye’nin tütünle tanışması ve tütünden çıkan yangınlar bu bölümün konularındandır.Kahvenin ve tütünün yasaklanması ardından ilerideki dönemde tütün ve kahve vergisinin devletin en mühim gelir kaynağı oluşu işlenir.Meyhaneler de bu bölümünün konusudur.Bu konuda kitap
Eski İstanbul (1553-1839)Ahmed Refik · Dorlion Yayınevi · 202489 okunma
İçgüdü ve Medeniyet Çatışması
Puan vermedi
1. Giriş: Felsefenin Uçurumlarında Bir Roman Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın Kokotlar Mektebi, ilk bakışta vaat ettiği sansasyonel dünyanın çok ötesinde, ahlak, kanun ve medeniyet üzerine kurulmuş cesur bir felsefi sorgulama alanıdır. Gürpınar, eserinin daha en başında okuru bilinçli bir şekilde uyararak, onu dönemin popüler edebiyatının alışılagelmiş "cinayet ve heyecan" beklentisinden çıkarıp, zihinsel bir çaba gerektiren "önemli toplumsal meselelere" yükseltme niyetini açıkça ortaya koyar. Bu metin, kanlı bir cinayet mahalli değil, fikirlerin bizzat karakterlerin trajik kaderleri üzerinden sınandığı bir düşünce laboratuvarıdır. Romanın temel gerilimi, toplum tarafından özenle inşa edilmiş yapay ahlak kuralları ile tabiatın bastırılamayan kanunları olan insani içgüdüler arasındaki amansız çatışma üzerine kuruludur. Bu zorlu ve tehlikeli sorgulamada Gürpınar, kendine felsefi bir rehber seçmekten çekinmez: Friedrich Nietzsche. Bu deneme, Gürpınar'ın metnini bir neşter gibi kullanarak medeniyetin ahlaki temellerini, içgüdünün ezeli gücü ve kanunun acziyeti ekseninde nasıl sorguladığını, Nietzsche'ci bir cüretle ortaya koyduğu radikal eleştirilerin anlatı içindeki sonuçları üzerinden inceleyecektir. 2. Nietzsche'ci Cüret: Ahlakın ve Hakikatin Yeniden Değerlendirilmesi Gürpınar'ın felsefi mihenk taşı olarak Nietzsche'yi seçmesi tesadüfi değildir; bu, metnin genel tonunu belirleyen stratejik bir karardır. Ona göre Nietzsche, "her filozoftan daha fazla doğru söyleme cesaretini gösterdi"ği için bu rolü hak etmiştir. Bu cesaret, Gürpınar'ın okurdan talep ettiği zihinsel dürüstlüğün de bir yansımasıdır. Felsefeyi dipsiz bir uçuruma benzeten yazar, bu uçurumun üzerini gül yapraklarıyla örtmeye çalışan riyakar ahlakçılığa karşı Nietzsche'nin kırbacını kullanır. Metin, en başından
Aşk
Kokotlar MektebiHüseyin Rahmi Gürpınar · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2025873 okunma
Puan vermedi
Türkmenlerle Osmanlı arasında bir savaş olur ve yenilgiye uğrayan Türkmen halkı; sürülmelerine ve iskan edilmelerine boyun eğmemiş,kimisinin kaçtığı kimisinin gizliden içlerine sızıp yaşamaya devam ettiği bir yörük halkıdır. Kaçanların geri döndükleri topraklarda ne ekilecek ne de artık konacakları bir yer kalmamıştır. Yaşamları giderek zorlaşan böyle bir şeyle de karşılaşan Karaçullu obasının bir inancı vardır “Hıdırellez gecesi” Bu gecede İlyas ve Hızır buluştuğunda iki yıldız doğar ve birleştiği an yeryüzüne bereket yağarmış,bunu gören kişinin ne dileği varsa kabul olurmuş.Bunun üzerine Karaçullu obası içlerinden en yaşlı olan Haydar ustayı seçer Çukurova’da kışlak Aladağ’da yaylak dilemesini isterler. Haydar Usta ve torunu Kerem yıldızların buluştuğu anı beklemeye koyulurlar. Haydar Usta, Kerem’den de aynı şeyi dilemesini ister fakat Kerem bir şahine sahip olmayı diler. Ve sonrasında olanlar olur… Haydar Usta öyle bir kılıç yapacaktır ki hangi paşa hangi bey görse onlara konaklayacakları bir toprak verecektir. Yörükler, umutları ceplerinde her yeri dolaşırlar ve gittikleri yerlerde şiddet, dışlanma görürler. Ve bu sırada , Karaçullu obasının beyi Halil köyü yakar dağlara kaçar. Çünkü bu haksızlığa boyun eğmek istemez. Oba beysiz de kalınca Ceren’i zorla evlendirmeye kalkarlar ki o boya bir toprak verilsin ve yaşayabilsinler diye. Fakat Ceren öyle güzel bir kızdır ki kitapta şöyle tasvir edilmiştir: “Hele Ceren’e Ceren’e , kurban olayım verene. Ak başörtüler, kınalı saçlar, yeşil uysal iri gözler, dal, sırmalı fesler, al yanaklar, büzülmüş ağızlar, kalın, biçimli kırmızı dudaklar…” :) bu güzel kızımız Halil’e sevdalıdır. Onun kanlı gömleğini görünce yaşayan bir ölüye dönmüştür. Obasının tüm ısrarlarına rağmen Oktay ile evlenmek istememiştir. Ceren’in rızası
Binboğalar EfsanesiYaşar Kemal · Yapı Kredi Yayınları · 20206,7bin okunma