"Pİ'NİN YAŞAMI"
"Kişisel ruh, dünyanın ruhuna, tıpkı bir kuyunun tabansuyu düzeyine değdiği gibi değer. Evreni, düşünce ve dilin üzerinde tutan şey, çekirdeğimizin içinde bulunan ve dışavurum için mücadele edenle aynıdır. Sonsuzluğun içindeki son, sonun içindeki sonsuzluk."
Bir insan hayatta kalmak için neler yapabilir? Aklınıza gelebilecek her türlü işe girişebilir, pes etmeye ramak kala yeniden hayata tutunabilir, mücadeleden asla vazgeçmeyebilir. Ya tüm bunları yaparken yanında üç yüz kiloluk bir Bengal kaplanı varsa?
Bazen bir kitap öyle bir kıyıdan yakalar ki bizi, nefesimizi tutarak sayfaları çevirir, kendimizi başka bir dünyanın ortasında buluruz. Bir yük gemisinin trajik bir şekilde batmasıyla başlayan hikâye de geriye kalan tek şey uçsuz bucaksız, amansız Pasifik Okyanusu’nun ortasında sürüklenen küçük bir filikadır. Bu filikanın yolcuları ise alışılmadık bir topluluktur: Bir sırtlan, kırık bacaklı bir zebra, dişi bir orangutan, üç yüz kiloluk Bengal kaplanı Richard Parker ve on altı yaşındaki Hintli çocuk Pi.
Okyanusun ortasında bir cankurtaran sandalına sıkışmış bu beş canlıdan yalnızca ikisi hayatta kalacaktır. Ama mesele hayatta kalmak değildir aslında. Mesele, Pi’nin açlıkla, susuzlukla, soğukla, kavurucu sıcakla ve belki de hepsinden yıkıcısı olan korkuyla nasıl baş ettiğidir.
Richard Parker ile aynı sandalda olmak, ölümle iç içe yaşamak demektir. Ama Pi, bu vahşi kaplanı bir tehdit olmaktan çıkarıp, hayatta kalma mücadelesinin bir parçası haline getirir. Onunla birlikte var olmayı öğrenir, ona hükmetmeye çalışmaz; ona saygı duymayı, onunla bir dengede kalmayı başarır. Bu inanılmaz direnç ve inanç karşısında insan ister istemez sarsılıyor.
Pi Patel, Hindistan'da hayvanat bahçesi işleten bir ailenin çocuğu olarak büyür. Sürekli hayvanlarla haşır neşir