"Bu zevk u sefa sürer mi böyle,
Her dem fanidir gün olur biter..."
Gönül mülkünü zevk u sefaya feda edenlerin en büyük yanılgısı, zamanın o acımasız ve doğrusal akışını unutmasıdır. Ne bu dünyadaki lütuf kalıcıdır, ne de o lütfun verdiği sarhoşluk.
Makamların, ünvanların ve maddiyatın geçici gölgesine sığınanlar, bir gün o gölgenin çekileceğini asla hesaba katmazlar.
Oysa hayatın asıl dengesi, zevkin muvakkat (geçici) parıltısında değil, geride bırakılan "şahsiyet" ve "eser mirasında" gizlidir. Hakiki liyakat sahibi bir insan, ne sefanın rüzgârına kapılıp savrulur ne de o zevkin bitişinden korkar; çünkü onun sermayesi fani olan değil, baki kalacak olan erdemlerdir.
Ehl-i irfanın dediği gibi: "Bu da geçer yâ Hû..."
İnsanın bu fani döngüde zevk u sefa yerine, kalıcı bir "nefes" ve anlam arayışına yönelmesi ruhun en büyük tekamülüdür.
Zevk u sefanın geçiciliğini ve asıl olanın kalıcı bir iz bırakmak olduğunu, manzum olarak kaleme alalım:
Geçer Bu Devran
Sefanın rüzgârı estikçe eser,
Zannetme ki her dem hep böyle gider.
Zamanın tırpanı bir gün biçince,
İkindi gölgesi silinir o gün.
Makamlar, ünvanlar, saraylar fani,
Aldatır insanı bu süslü yanı.
Dolunaydan hilale dönerken ömür,
Vakit tamam olur ay görünmez o gün.
İnsaniyet tahtında her kim otursa,
Liyakat mülkünden payını alır
Sefanın sonu mu? Koskoca yalan!
Her fani toprağa belenir bir gün.