"Yazıklar olsun l' diye sitem etti. […] "Dünyanın en güzel yaratığına, onsuz dünyaya gelemeyeceğimiz anamıza, sevdiğimiz, taptığımız kadına, çocuklanmızın annesine 'avrat" gibi iğrenç bir kelimeyi nasıl yakıştırdımız? iki milyon sözcük hazinesi olan Arapçadan buła bula avrat kelimesini mi buldunuz, kadına verecek?" Söyleneni harfiyen çevirdim. Dinleyenlerin tamamı avrat sözcüğünün gerçek anlamını bilmiyordu. Avrat sözcüğünün gerçek anlamını öğrendikleri zaman suratları değişmişti...
Bu mektuptan sonra cevap vermemeye karar verdim. O da bana daha fazla yazmadı. Ne bir sonraki yıl başında, ne de daha sonrakinde. Hikâye gitgide soldu, hâlâ koruduğum birkaç mektup olmasaydı ona herhalde kendim bile inanmazdım. Ama kaderimizde farklı bir şey yazılıydı.
yüreğimden fışkıran bir “ah” mıdır gözlerin
beni benden koparan “eyvah” mıdır gözlerin
Bu gözler, o aydınlık o güzel gözler değil
yoksa yalancı mıdır, günah mıdır gözlerin
ses midir, aynalarda çarpan kulaklarıma
kürdili hicazkar mı, segah mıdır gözlerin
Arif Bey’i Itri’yi ömür boyu inleten
nihavend mi, sultan-ı yegah mıdır gözlerin
kubbesinde yitirdim zaman duygularımı
akşam mıdır, gece midir, sabah mıdır gözlerin
ruhumu baştan başa acılarla dokuyan
beynimi kurşunlayan silah mıdır gözlerin
her köşede zifiri bir silüet bırakan
gönül memleketimde seyyah mıdır gözlerin
renkler avare; sitem başıboş kuytularda
mavi midir, yeşil mi, siyah mıdır gözlerin
yoksa yalancımıdır, günah mıdır gözlerin
Bazen kendi kendime, Tanrı'nın kullarını niye tamamen mahvettiğini ve onları niye böyle sefil kıldığını soruyor; bu kadar umarsız, terk edilmiş, böylesine sıkıntı içindeyken bu tür bir yaşam için şükretmenin mantıksızlığını düşünüp sitem ediyordum.