Başıboş bir gezinti esnasında hiç ummadığımız rastgele bir insanın ağzından öyle bir şey işitebilirsiniz ki bir alim veya devlet adamından öğrenmenize de imkan yoktur.
Kelimeleri sana veriyorum okuyucu... Onlar yanıp sönen birer oyuncak. Boş içleri. Boş mu? Alev var göğüslerinin içinde, barut var, gözyaşı var. Nihayet bütün dünya kelimelerden ibaret. Ama sende ne varsa kelimede de o var. Kelime, Narsis'in kendini seyrettiği dere. Çok bakma, içine düşersin.
- Yemelyan, bir şeyler anlatsana! dedim.
-Anlatırdım anlatmasına ya, şu dünyada çeşit çeşit insana rastlarsın; ama midesi olmayana rastlamazsın! İnsanın midesi doldu mu, ruhu da canlanır! Her şeyin başı midedir...
Büyük adamların yazdığı otobiyografiler şu üç tipten birine uyarmış eskiden (Brandes böyle diyor) "Bakın doğru yoldan nasıl uzaklaştım ve tekrar nasıl döndüm doğru yola" (Saint Augustin) "anlayın ne berbat adammışım ben, ama benden daha iyi olduğunu vehmedecek kabadayı nerde?" (Rousseau) "Şartlarda yardım edince bir deha nasıl gelişip serpiliyor, okuyun da görün" (Goethe)