1890'ların Rusya'sında, Odessa limanında başlıyor her şey. Anlatıcı (Gorki'nin kendisi gibi genç, yoksul, dünyayı gezen bir adam otobiyografik tadı var) işsiz, parasız, sokaklarda sürünürken bir Gürcü prensiyle tanışıyor: Şakro Ptadze. Şakro, soylu bir aileden, ama ailesiyle kavga etmiş, mirasını kaybetmiş, şimdi Tiflis'e dönmek istiyor. Para yok, yol uzun, tren bileti alacak halleri yok mecburen yaya yola koyuluyorlar.
Dört ay süren bu yolculuk, Odessa'dan başlayıp bozkırlar, köyler, tren rayları, limanlar, dağlar üzerinden Tiflis'e uzanıyor. Yol boyunca açlık, sefalet, hırsızlık teşebbüsleri, dilencilik, kavga, dayanışma, ihanet... hepsi var. İki adam tamamen zıt kutuplar:
Anlatıcı: Halktan, tecrübeli, hayatın tokadını yemiş, biraz alaycı, biraz filozof, ama içten içe merhametli ve onurlu.
Şakro: Prens soyundan, kibirli, tembel, yalancı, bencil, her şeyi hak ettiğini sanan, ama aslında korkak ve aciz bir adam.
Hikâye, bu iki yol arkadaşının birbirine tahammül etmesi, çatışması, zaman zaman birbirini kurtarması üzerinden ilerliyor. Yolculuk ilerledikçe Şakro'nun maskesi düşüyor: Soyluluk falan hikâye, aslında zavallı bir parazit. Anlatıcı ise giderek ondan tiksiniyor ama bırakamıyor da sanki bir insanlık deneyi yapıyor.
Sonunda Tiflis'e vardıklarında... Şakro'nun gerçek yüzü tamamen ortaya çıkıyor. Anlatıcı, bu dört aylık beraberlikten sonra büyük bir hayal kırıklığı ve insanlığa dair derin bir dersle ayrılıyor. Gorki öyküyü şöyle bitiriyor kabaca: "İşte benim yol arkadaşım buydu... ve ben ondan kurtulduğuma seviniyordum."
Gorki, aristokrasiyi yerden yere vuruyor. Şakro üzerinden kan soyluluğunun boş bir yalan olduğunu gösteriyor. Gerçek soyluluk, karakterde ve vicdanda parasız pulsuz anlatıcıda var, prens Şakro'da yok.
Yolculuk, insanı çıplak bırakıyor. Açlık