Sesin insanın yüreğini parçalayan yanı, uzun süreli bir yalnızlık ve terk edilmişlikten kaynaklanıyor olmasıydı. Âdeta çok, çok eskiden çıkarılmış bir sesin en son cılız yankısıydı. İnsan sesinin sahip olduğu o canlılığı ve tınıyı öylesine yitirmişti ki, insanda, bir zamanlar güzel olan bir rengin soluk bir lekeye dönüşmesinin yarattığı hissi yaratıyordu. Ses öylesine boğuk ve bastırılmıştı ki, yerin altından geliyor gibiydi. Umarsız ve kaybolmuş bir yaratığın anlam yüklü sesiydi sanki; kuş uçmaz kervan geçmez yerlerde bir başına, aç biilaç gezinmekten bitap düşmüş bir yolcu, ölüm döşeğinde evini ve dostlarını yâd ederken sesi böylesi bir tonda çıkardı ancak.
İstersem kenti gezebilir, gazete okuyabilir, bir kafeye oturabilir, bir yerlerde yemek yiyebilir, bir müzeye gidebilir, dükkanları gezebilir ya da Quais'de kitaplara bakabilirdim, arkadaşlarıma telefon edebilir ya da sadece ılık, tatlı havanın keyfini çıkarabilirdim. Neyse ki her şeyi bilen içgüdüm sayesinde en mantıklı olana yani hiçbir şey yapmamaya karar verdim.
Gelmiş geçmiş en iyi günlerdi, gelmiş geçmiş en kötü günlerdi; hem bilgelik çağıydı hem ahmaklık; hem inancın devriydi hem şüpheciliğin; hem aydınlık hem karanlık bir mevsimdi; umudun baharı, umutsuzluğun kışıydı; hem her şeyimiz vardı hem hiçbir şeyimiz yoktu; hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam tersi istikamete.
Bir ayna parçasından başka beni kim anlar,
Bir mum gibi erirken bu bitmeyen düğünde?
Bir kardeş tesellisi verir bana aynalar;
Aynalar da olmasa işim ne yeryüzünde?