Şeyhim Muhammed Gamri ve Şeyh Medyen zaviyeye parlak yüzlü gençler geldiğinde kabul etmezdi ve şöyle derlerdi:
"Zaviyeye parlak gençleri sokup da müritleri şerden korumak, evin çatısına et koyup da kargalardan korunmayı istemek gibidir."
O halde sofiler, bu gibi hususlara dikkat etsinler. Dergâha biri alınmadığında veya dergâhtan uzaklaştırıldığında şeyhe veya nakibe itiraz etmesinler. Nitekim doğru olan budur.
Şeyh Ebu Hasen Nuri (Rahimehullah) derdi ki:
"Kendi sanatıyla (tasavvufla) uğraşmayanlara karışan bir mürit gördüğünüzde ondan artık hayır ummayın. Çünkü o tarikatla oyun oynamaktadır. Aynı şekilde çok kaside ve nağme dinleyenleri de gördüğünüzde hayır ummayın. Çünkü tarikat ciddiyet ve gayretten ibarettir.
Buradaki kasidelerden murad mahlūkatın sıfatları kasdedilen gazellerdir.
Amr b. Farid ve benzerleri gibi zatların kasideleri ise böyle değildir. Aksine matlub bir iştir. Çünkü onun sözleri Allah'ın huzuruna teşvik eder. Bunun izahı şöyledir:
Bu kavim (sofiler) Allah'ı sözlerine mahal kılmaktan tenzih ettikleri için Leyla, Zeyneb vs isimleri kullanarak mahlûkat üzerine gazel söylemişler fakat Allah'ın muhabbetini kasdetmişlerdir. Müritler de bunu böyle anlamışlardır. Bu ise Allah'a olan edep sebebiyledir. Çünkü büyüklerin edebi, Hakk'ın bir sıfatının tecellisini gördüklerinde bu marifeti başka şeylerle gizlemektir."
İmam-ı Şafii (Rahimehullah) tartışılmaz kadri ve celaletine rağmen sofilerle otururdu. Ona soruldu:
"-Bunlarla oturmaktan ne istifade ettin?"
Cevaben:
"-Onlardan iki şey öğrendim: Vakit bir kılıçtır. Eğer sen onu kes-mezsen o seni keser. Nefsini hayır ile meşgul etmezsen nefsin seni şer ile meşgul eder.
İmam Ahmed b. Hanbel (Rahimehullah) da sofilerden Şeyh Ebu Hamza Bağdadi'nin meclisine giderdi. Fıkhi bir müşkileyi çözemediğinde Şeyh'e:
"-Şu konuda ne dersin ey sofi?", diye sorar ve Şeyh'in cevabına göre amel ederdi. Demek ki sofiler cahil değildi.
Sofileri anlatmaya aslında bu kadarı kâfidir. Şayet onlarda daha fazla meziyetler olmasaydı İmam-ı Şafii ve İmam-ı Ahmed gibi zatlar onlara ihtiyaç duymazdı.
Sofilerden bir kısmı zannetmektedirler ki; has tevhit, kulun kendisini hareket ettiren zâtı müşahede etmesi ve hareket edeni ile hareket etmeyi düşünmemesidir. Allah'ı müşahede ederek kendi hareketini görmemesidir. Böylece kendi nefsini, Allah'ın meşieti- nin yönlendirmesine tabi olarak akıp giden bir varlık şeklinde tasavvur etmesidir. Onun durumu, denizde boğuşan ve dalgaların bazen yükseltip bazen de dibe soktuğu kimsenin durumu gibidir.
Bu bölüm sofi taifesinin genel itikadı ve bu akaidin ehl-i sünnet vel cemaat akaidi'ne muvafik olduğunun beyanı, sofilerin zikir telkin etmelerinin delili, hırka (cübbe) giydirmelerinin yani