Günün en sevdiğim saati mutfakta başlıyor aslında. Birileri yemek yaparken ben de hemen sandalyeye ilişip kitabımı açıyorum. Bir yandan sayfaları çeviriyorum, bir yandan da aramızda dönen o günlük, rahat sohbet akıyor.
Tencereden ses geliyor, çaydanlıktan hafif bir buhar yükseliyor, biri soğan doğruyor, biri salatayı karıştırıyor… ama ortamın asıl güzelliği o seslerin arasına karışan konuşmalar.
“Bugün nasıl geçti?”
“Şu bölümde ne oldu anlat bakalım.”
“Aaa onu da mı okudun?”
Herkes kendi işiyle meşgul ama aynı anda aynı masadayız sanki. Ben kitabı bir kenara koyup ayaküstü günün özetini anlatıyorum, sonra tekrar kitabın kaldığım yerine dönüyorum. Arada biri “Dur dur, az önce ne okumuştun?” diye sorunca geri dönüp bir sayfa daha yüksek sesle okuyorum.
O anların ne özel bir çabası var, ne hazırlığı… ama en huzurlusu onlar.
Sanki mutfak, günün bütün telaşını dışarıda bırakıp bizi kendi küçük dünyasında topluyor. Bazen yemeğin kokusu hikâyeye karışıyor, bazen kitabın cümleleri sofraya… Kimse fark etmiyor ama o kısacık zaman dilimi günün bütün yorgunluğunu eritiyor.
Benim için o dakikalar:
ne tamamen dinlenme,
ne tamamen okuma,
ne tamamen sohbet…
Hepsinin karıştığı, bana iyi gelen bir ara dünya.
Günün en sevdiğim saati işte tam orada yaşanıyor.