Puan vermedi·384 syf.··
2026 79. kitabı
·
37 günde okudu
·
Okunma: 19 Haziran 2026 14:25
Daha cesur, daha sağlam, daha korkusuz, endişelerinden arınmış biri olmak isterdim. Hayatta kaçırdığım fırsatlara baktığımda bunun arkasında yatan nedenin hep kendi kendime inşa ettiğim korkularım olduğunu görüyorum. Evet kaygının artık bireysel bir problem olmaktan çıkıp toplumsal soruna dönüştüğü bir çağda yaşıyoruz. Hepimizin geleceğe dair endişeleri var, kaygı sarmalı içinde hapsolmuş gibiyiz. Mesela ben bazen ortada herhangi bir tehdit unsuru, korkmamı ya da heyecanlanmamı gerektirecek bir şey olmadığı halde nabzımın hızlandığını, odaklanmakta zorlandığımı hissediyorum. “Endişeli biriyseniz şu duyguyu iyi bilirsiniz: son derece güvenli yatağınızda uzanmış, gözleriniz açık yatıyorsunuzdur, içinizde bir korku vardır ve bu korku giderek artar. Nedeni gerçek olaylar değildir, olabilecek olaylardan korkuyorsunuzdur.” Bu aslında sol beynimizin algıları fazlasıyla abartan, dengesiz bir düşünme biçimidir. Bunu fark ettiğimizde sağ beynimizi harekete geçirerek daha dengeli bir bakış açısını yeniden kurabiliriz. Harvard sosyoloji mezunu, dünyaca ünlü yaşam koçu ve konuşmacı olan Martha Beck kaygı ile başa çıkma sürecini iki temel döngü üzerine kurar. Kaygı sarmalı ve yaratıcılık sarmalı. “Sağ beynimi çalıştıracak şeylerle ilgilenmek, beni sol beynimin kaygı sarmalından çıkaracaktı.” Yaratıcılık Sarmalı beynin sağ yarım küresiyle bağlantılıdır. Merak, keşif ve öğrenme yoluyla aktive edilir. Beck, kaygının panzehirinin kontrol değil, merak olduğunu savunuyor. “Kaygı sarmalları bizi dünyadan uzaklaştırır. Yaratıcılık sarmalları bizi dünyaya yaklaştırır.” Martha Beck New York Times çoksatanı ve Amazon 2025’in En İyi Kitaplar seçkisinde yer alan bu kitabında, dünyayı tehdit olarak algılayarak daralan bir bakış açısı yerine, merak ve yaratıcılıkla dünyayı genişleten bir bakış
Kaygının ÖtesiMartha Beck · Domingo Yayınevi · 20265 okunma
7/10
·208 syf.··
2026 11. kitabı
Yeryüzü Sürgünleri, Birinci Dünya Savaşı'nın ardından gelen Yunan işgaliyle birlikte, Ege coğrafyasında (Midilli ve çevresinde) yüzyıllardır komşu olarak, aynı denizi ve rüzgârı paylaşarak barış içinde yaşayan Türkler ve Rumların hikâyesini konu alıyor. Hasan, adanın kadim zeytinliklerinde çalışan, ekmeğini taştan çıkaran dürüst ve gururlu bir Türk genci. Sadece toprağa ve işine değil, adanın kültürüne, insanına da derinden bağlı. Savaşın ayak sesleri gelip o güzelim komşuluk ilişkileri çatırdamaya başladığında, Hasan hem sınıfsal zorluklarla hem de milliyetçilik rüzgarlarının getirdiği o acımasız ayrımcılıkla mücadele etmek zorunda kalıyor. Hasan adadan koptuktan sonra, gittikleri yeni topraklarda karşımıza çıkan yerel halk ve diğer göçmenler de var. Theo ve Nikolasias. Onlar da Hasan gibi savaşı istemeyen, barış içinde yaşamak isteyen kişiler. Bu karakterler üzerinden, yurdundan koparılan insanların trajedisine şahit oluyoruz. Savaş ve göç konulu pek çok kitapta genellikle keskin çizgiler vardır; bir taraf tamamen mağdurdur, diğer taraf ise acımasız düşman. Fakat yazar karakterleri siyah ve beyaz olarak ayırmamış. Yani "Türkler tamamen iyi, Rumlar tamamen kötü" ya da tam tersi bir durum yok. Theo da Nikolasias da Hasan da aslında aynı gökyüzünün altında barış içinde yaşamak istiyor. Herkes kendi trajedisinin, kendi korkularının kurbanı. Şule Akşun’un dili kullanma biçimi bir Ege melodisi gibiydi. Kitap acı bir dönemi anlatsa da bunu bağırıp çağırarak, ajitasyon yaparak yapmıyor. Midilli’nin zeytin ağaçlarını, mitolojik esintileri, denizin kokusunu öyle bir anlatıyor ki, sayfaları çevirirken o coğrafyanın hüznü içine işliyor. Edebi derinliği çok yüksek ama bir o kadar da akıcı ve zarif bir üslubu var. Kitabı kapattığımda içimde buruk bir his kaldı. Sanki uzun
Yeryüzü SürgünleriŞule Akşun · Destek Yayınları · 202627 okunma
Reklam
8/10
·59 syf.··
2026 13. kitabı
·
25 saatte okudu
·
Okunma: 19 Haziran 2026 01:51
Kitapla tanışma hikayem aslında aynı isme sahip filmiyle başlıyor. İzleyip beğendiğim filmin tesadüfen bir kitap uyarlaması olduğunu öğrenince alıp okumak istedim. Okurken, kendimi yalnızca bir aşk hikâyesinin değil, aynı zamanda aidiyet arayışının, yalnızlığın ve insanın kendi iç dünyasıyla verdiği mücadelenin de içinde buldum. Romanın merkezinde yer alan Arif, bir gün yazar olmaya karar vermiş; ancak hayatında başladığı birçok işi tamamlayamamış bir karakter. Sürekli bir eksiklik hissiyle yaşayan Arif’in iç dünyasına yapılan yolculuk, romanın en etkileyici yönlerinden biri olmuş. Roman boyunca Arif’in İstanbul sokaklarında yaptığı gezintilere eşlik ediyoruz. Bu gezintiler sırasında yaptığı gözlemler ve düşünceleri yazarın güçlü hayal gücü sayesinde yer yer ironik yer yer hüzünlü anlatımı, sıradanlıktan oldukça uzak etkili bir hale getirmiş. Arif’in kimi zaman kendi iç sesiyle, kimi zaman çevresindeki eşyalarla kurduğu hayali diyaloglar, karakterin yalnızlığını ve hayata karşı duyduğu yabancılaşmayı etkili bir biçimde yansıtıyor. Ayrıca Orhan Gencebay ve Sadri Alışık gibi isimlere yapılan göndermeler, eserin kültürel atmosferini zenginleştirirken karakterin duygu dünyasını anlamamı da kolaylaştırdı. Arif’in hayatı, Müzeyyen ile tanışmasıyla yeni bir yön kazanıyor. Müzeyyen; özgür ruhlu, bağımsız ve gizemli kişiliğiyle Arif’i derinden etkiler. Ancak Müzeyyen’in geleneksel kalıpların dışında yaşayan, bağımsızlığına düşkün bir karakter olması nedeniyle ikili arasındaki ilişki başlangıçta samimi ve tutkulu görünse de farklı hayat anlayışları nedeniyle çatışmalı bir hâl almaya başlar. Arif, Müzeyyen’i hayatının merkezine yerleştirirken Müzeyyen özgürlüğünden vazgeçmek istemez. Benim romanda en beğendiğim bölüm ise, Müzeyyen’in Arif’in yarım kalmış hikâyesini okuduğu
Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutkuİlhami Algör · İletişim Yayıncılık · 201434,8bin okunma
Puan vermedi
Açık konuşacağım; çok sevdiğim, yakından tanıdığım bir kadının elinden böyle devasa bir iş çıktığını görmek beni kelimenin tam anlamıyla büyüledi, altüst etti ve çok fazla heyecanlandırdı! Resmen keyiften dört köşe oldum, okurken bir ara kalkıp biraz koşasım falan geldi! Biz Burcu’yla beraber güleriz, konuşuruz, fikir alışverişinde bulunuruz. O yüzden de ben kitabı elime alırken bizim Burcu’yu okuyacağımı sanıyordum; meğer karşımda yılların edebiyatçısı, demlenmiş bir usta yazar varmış da haberim yokmuş. Burcu’cum, bu nasıl bir emek, nasıl bir şahane delilik? Kitap boyunca beni bir oraya fırlattı bir buraya. Tam bir öyküde ince bir ironi yakalayıp gülerken, çat diye bir sonraki sayfada tokat yemiş gibi kalakaldım. (Hele o bir tatlı isimli öykü var ya... İsim vermiyorum spoiler olmasın ama o çok komik başlayıp insanı paramparça eden o son beni mahvetti... ) Okurken beni asıl vuran yerlerden biri de o muazzam gözlem yeteneği oldu. Halkın o en saf, en bizden halini öyle bir yakalamış ki... Karakterlerin konuşma metinleri, o diyaloglar gerçekten harikaydı. Hani o mahallemizin, ailemizin içindeki samimi sesler var ya; onları yapaylığa hiç kaçmadan, o kadar doğal ve usta işi aktarmış ki diyalogları okurken resmen muhabbet yanımda dönüyor gibi hissettim. :) Kendi de çoğunlukla öyle konuşur zaten; mesela beni arayıp ulaşamamışsa doğrudan *"Neredesin Allah'ın cezası!"* der. İşte o samimiyet aynen kitaba akmış. Sinematik betimlemelerinin başarısı zaten apayrı bir seviye ama argoyu öykülere öyle güzel, öyle dozunda yedirmiş ki... Hiç mi sırıtmaz bir kelime! Hayatın içindeki o gerçekçiliği ve sokağın ruhunu aynen hissettim, oralar tıpkı film gibiydi, çok hoştu. Kitapta en sevdiğim bir diğer konu da kadınların yaşadığı sorunlar, o görünmez mücadeleler ve toplumsal dertlerimiz
Ben Yokmuşum GibiBurcu Ünlü · Everest Yayınları · 2023196 okunma
Okuyucu Yorumu
10/10
·392 syf.··
Beğendi
·
2026 25. kitabı
Mükemmel Çift Kitabın en sevdiğim yanı sürekli değişen şüphe duygusu oldu. Tam bir karaktere güvenmeye başlıyorsunuz, birkaç bölüm sonra fikriniz tamamen değişiyor. Gerilim temposu oldukça yüksek ve merak unsuru son sayfalara kadar korunuyor. Akıcı ve sürükleyici bir psikolojik gerilim arayanlara tavsiye ederim.
Mükemmel ÇiftRuth Ware · The Kitap · 202641 okunma
8/10
·281 syf.··
Beğendi
·
2026 68. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 19 Haziran 2026 13:42
2026 Nisan'ında Ankara Kitap Fuarı'nda gayretle kitap seçerken -elimde liste oldukça kabarıktı- ilgili bir stant görevlisinin tavsiyesi üzerine tanıştım Gaston Leroux ve Sarı Odanın Esrarı ile. Gaston Leroux polisiye romanlarıyla tanınmış Fransız bir yazarmış. Sarı Odanın Esrarı ise kilitli oda veya imkansız suç gizemi olarak anılan türün ilk örneklerindenmiş. Esrarlı olayları çözme becerisiyle tanınan Joseph Rouletabille, aynı zamanda romanın anlatıcısı olan arkadaşı avukat Sainclair ile birlikte esrarengiz bir saldırıyı aydınlatmak üzere Glandier şatosuna geliyorlar. Şato ünlü biliminsanı Profesör Stangerson'a ait ve söz konusu saldırıya profesörün kızı Mathilde Stangerson hedef olmuş. Çok güzel bir polisiye kurgu okudum, pek alıntı yapmadım deşifre olmasın diye ama tavsiye ederim, son bölüme kadar sizi sürükleyecek. Keyifli okumalar...
Sarı Odanın EsrarıGaston Leroux · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20201,857 okunma
Reklam
Reklam