Brigitte Schwaiger’in bu incecik ama devasa bir psikolojik yük taşıyan romanı, okuduğum sarsıcı ve "gerçek" metinlerden biri oldu. Kitabı bitirdiğimden beri zihnimde bitmek bilmeyen sorular dönüp duruyor. Schwaiger, süslü edebiyat oyunlarına veya büyük trajedilere sığınmadan, o kadar sade bir dil kullanmış ki; insanı her sayfada durup düşünmeye, kendi hayatındaki görünmez duvarlarla yüzleşmeye zorluyor.
Kitabın beni en derinden sarsan ve doğruluğuna hiç şaşırmadığım yanı, anlattığı her şeyin çıplak birer gerçek olmasıydı.
Roman, bir kadının hayatı boyunca kendi iradesini eline almasına nasıl izin verilmediğini evrensel bir dille yüzümüze çarpıyor. Kadın, çocukluğundan itibaren hep bir başkasının beklentilerine göre şekillendirilmek zorunda bırakılıyor. Önce babanın kuralları, otoritesi ve sınırları içinde büyüyor; ardından bir özgürleşme umuduyla adım attığı evlilikte bu kez kocanın iradesine, onun isteklerine ve sosyal statüsüne teslim oluyor. Kadın hiçbir zaman sadece "kendisi" olamıyor; hep bir erkeğin gölgesinde, hep ikinci planda kalıyor. Avusturya burjuvazisinin göbeğinde de geçse, bu ataerkil kısır döngünün dili ve baskısı dünyanın her yerinde aynı.
Kitap boyunca anlatıcının iç dünyasındaki o bitmek bilmeyen sorgulamalarda kendimi buldum. Kendi hayatında da çok düşünen, sürekli sorular soran ama o aradığı cevaplara bir türlü ulaşamayan biriyim. Bu durumun bir insana nasıl büyük bir eziyet çektirdiğini, insan ruhunu nasıl yavaş yavaş kemirdiğini o kadar iyi biliyorum ki... Zihindeki o seslerin hiç susmaması, anlam arayışının sürekli duvara çarpması insanı tarifi imkansız bir zihinsel yorgunluğa sürüükliyor.
Schwaiger, insanın bu içsel sıkışmışlığını ve yalnızlığını o kadar net aktarmış ki, karakterin hissettiği çaresizlik bir süre sonra okuyucunun da