Kapağını kapattığımda, genzimde çöl kumunun o kuru, yakıcı ve tekinsiz tadı kaldı. Simyacı, bitip de rafa kaldırıldığında susan kitaplardan değil; aksine, gece yarısı uykunuzu bölen ve göğsünüzün tam ortasına oturan o ağır, varoluşsal soruyu fısıldayan acımasız bir iç hesaplaşma metni. Uzak diyarlara uzanan egzotik bir masal kisvesine bürünmüş olsa da, aslında hepimizin içindeki o korkak, kırılgan ve yola çıkmaktan aciz tarafımıza tutulmuş devasa, sırça bir ayna.
Bizler, tıpkı bu kitabın sayfaları arasında dolanan o meçhul çoban gibi, asıl hazinenin hep çok uzaklarda, ulaşılmaz coğrafyalarda ya da başkalarının kusursuz sandığımız hayatlarında olduğuna inandırıldık. Kendi ruhumuzun sessiz çürümesini izlerken, mucizeleri hep dışarıdaki bir serapta aradık. Oysa Coelho, bizi insanın o en sarsılmaz sandığı ama en çabuk tuzla buz olan kibriyle, kendi yanılsamalarıyla yüzleştiriyor. Sadece Mekke’ye gitme hayaliyle yaşayıp, oraya gerçekten varırsa yaşama sevincini ve tutunacak tek dalını kaybetmekten korkan Billuriye Tüccarı’nın o trajik yalnızlığı hangimizin içinde yok ki? Hayallerimizi gerçekleştirmekten, onların peşinden gidecek o çiğ cesareti bulmaktan ölümüne korkuyoruz. Çünkü yola çıkmak, konforlu yalanlarımızı geride bırakmayı ve kendi şeffaf çıplaklığımızla yüzleşmeyi gerektiriyor.
İşte tam o çaresizlik ve korku anında, insanın kendi kalbiyle girdiği o kanlı ve sessiz savaşta kitap, kelimeleriyle ruhumuza o sarsıcı gerçeği fısıldıyor:
"Yüreğine, acı çekme korkusunun, acının kendisinden de kötü bir şey olduğunu söyle. Ve düşlerinin peşinde olduğu sürece hiçbir yüreğin kesinlikle acı çekmediğini..."
Bu satırlar, insanın kendi yazgısına karşı duyduğu o ilkel korkunun yegane panzehiri. Acıdan kaçarken aslında varoluşumuzu nasıl da yavaş yavaş öldürdüğümüzü, o sahte