Zamanı kaybettim...
İskender Pala, nın daha önce de aşk kitaplarını okudum lakin bu kitap diğerlerinin önüne geçti diyebilirim. Ya da okuduğum dönemdeki ruh halim beni bu düşünceye sevk etti. Pala kalemini kor gibi yakarak, hasretin derin, acı yanıklarını dökmüş sayfalarına. İki gönlün kavuşmak için yandığı, ama kaderin acımasız elleriyle ayırdığı, çeyrek asrı aşkın süren bir hicran destanı. Boğazınıza bir yumru oturtan bir kitap..
1589’un buğday kokulu Bahçesaray ovalarında başlıyor yangın. Fakir bir ırgatın oğlu Bahşı Yunus, dutarıyla gönlünün tellerini titretirken, papaz Çakır Yorgi’nin kızı Kaknusia’ya vuruluyor. Kaknusia da berrak bakışıyla Bahşı’nın ruhuna kök salıyor. Dinleri ayrı, dünyaları zıt, ama kalpleri bir tek ateşte yanıyor. Ve kaçıyorlar. Kısa bir vuslatın ardından ayrılıkların en zalimi geliyor: Kaknusia esir düşüyor, köle pazarlarına sürükleniyor, ve adı Lâlin oluyor. Bahşı ise İstanbul’un sokaklarında dülgerlik yaparak, Sultanahmet Camii’nin inşasında alın teri dökerken bile sevgilisinin hayalini yaşıyor yaşatıyor. Yirmi yılı aşkın bir süre, bir an olsun aklından çıkarmadan arıyor onu.! Hangimiz aradı bir gideni, kaybolanı.. Ve ne kadar süre..Kıyas dahi götürmez..
Hasret adeta ete kemiğe bürünüyor. Bahşı’nın Kaknusia diye inleyen iç çığlıkları, Kaknusia’nın suskunluğu, konuşmama yemini, sessiz içe akıtılan gözyaşları… Her ayrılık bir parça daha yakıyor, her umut kırıntısı bir parça daha öldürüyor.
Gunala’nın karanlık tutkusu, İshak’ın derin bağlılığı aşkın kavuşmaktan ziyade olmadığını, bazen beklemekte, bazen susmakta, bazen de yanıp kül olmakta derinleştiğini gösteriyor.
Bahşı diyar diyar dolaşırken, Kaknusia yanı başında olduğu halde onu göremez. Aşk bu kadar kör, bu kadar zalim, bu kadar yakıcı ve bazen de bu kadar çaresiz olabilir mi? Belki