Baykuşlar geceleri ortaya çıkar, çok iyi görürler geceleri. Ama kör bir baykuş gecenin sonsuz karanlığında kaybolmuş bir gölgeden ibarettir. Vardır ama bir o kadar da yoktur aslında. Karakterimiz de bu karanlığın içinde kaybolmuş bir gölgedir sadece. Okuduğum şeyleri yorumlamak çok zor geliyor. Gerçeğin, hayalin, sanrıların ve kabusların arasında gezinen, olan ama olmayan bir gölgeden ibaret hissettim ben de kendimi. Hikâyenin sonunda da karanlığın esiri, kör baykuşun ta kendisi oldum.
Ben sabah yer yatağının içerisinde, her zaman karamsar olurum. Gerçekten berbat. Bir sürü çirkin pişmanlık... hepsi bir anda üşüşerek yüreğimi doldurur, ben de acıdan kıvranıveririm.
Dazai'nin en sevdiğim özelliği insan denen varlığı çok iyi özümseyebilmiş olması sanırım. Özellikle evrensel duyguları o kadar iyi gözlemlemiş ki bunu saf yeteneğiyle birleştirip sunarken ortaya çıkan eser okuyucuda o ya da bu şekilde bir tanışıklık hissi yaratıyor. Aslında Öğrenci Kız'da da yer yer aynı şeyi hissettim. Özellikle babasını kaybetmiş genç bir kızın annesiyle olan çatışmasını, bir noktada ondan nefret etmesini ama ona karşı duyduğu sevgi hissine de ihtiyaç duymasını çok beğenmekle birlikte anlayabildiğimi de düşündüm. Ama diğer taraftan Dazai'nin bir erkek olarak kadınlar hakkındaki bu net yargısı açıkçası beni okurken endişelendirdi. "Kinko'nun pek sivri bir karakter olmadığı için kadınsılıkta üstüne yok.", "Ay, sinirim tepeme çıktı.", "Ben bir kere asker hayatını tecrübe edebilseydim, disiplinli bir eğitimle biraz temiz ve güzel bir kız olabilirdim." gibi birkaç "yargı" aslında bir noktada Dazai'nin gözünden "kadın" fikrini de bize aktarıyor. Bunu pek sağlıklı bulmamakla birlikte Dazai'nin kendisini düşündüğümde de pek sağlıklı bir hayatı olmayışı endişelerimi daha da artırdı. açıkçası.