said.

said.
@sonmez8591
GÜTF
52 okur puanı
Mayıs 2020 tarihinde katıldı
‘’SEN BENİM KÖLEMSİN!’’
6/10
·232 syf.··
2021 8. kitabı
Willliam Golding’in Sineklerin Tanrısı’nı okuduktan sonra yazarın diğer eserlerinin neden bu kadar az okunduğunu düşünerek okudum bu kitabı. Piramit, Birleşik Krallık’taki toplumsal sınıflaşmanın artık kapitalizm etkisiyle yavaş yavaş ortadan kalktığı bir dönemde, küçük taşra bir kasabada yaşayan Oliver adlı gencin kendi sesinden anlatılan bir roman. Roman boyunca Oliver’ın hayatının üç dönemine şahit oluyoruz: Genç, aşık ve toy Oliver’ın Oxford öncesi ergenliği; Oxford’ta okurken köyüne yaptığı ziyarette katıldığı bir tiyatro oyunu ve son olarak artık yetişkinliğin zirvelerindeyken tekrar uğradığı köyünde çocukken keman hocalığını yaptığı öğretmeninin ölümü sonrasında yaşadığı düşünceler ve anılar… Kitabın her bölümünde Oliver’ın aşağılık kompleksi ve öfkesiyle karışık başından geçen olayları ve düşünceleri okuyoruz. Köyün biricik güzel kızı Evie’ye olan hoşlantısı ve yaşadıkları cinsel deneyimin akabinde ‘’Acaba hamile kalır mı?’’ şeklinde yaşadığı endişe, aslında ailelerin tepkisi ve ayıplanmaların ötesinde kızın sosyal statüsünün kendisinden aşağıda olmasına olan tahammülsüzlüğünden kaynaklanıyor. Yine aynı dönemlerde âşık olduğu bir başka kız ise -ki hep platoniktir- kendisinden statü bakımından yukarıda olmasından dolayı erişilemezdir Oliver için. İkinci bölümde okuldan köye olan ziyaretinde katıldığı tiyatro oyunu ise toplumsal sınıflaşmaya rağmen bir arada yapılabilecek yegâne etkinliğin bile, yani sanatın bile bu engele takılmasını işliyor. Sınıflaşmanın o yoz ve ve gereksiz farkındalığını içten içten hissetse bile Oliver, bu küçük köy tiyatrosunda kendine verilen çingene karakterini hazmedemez. Son bölüm ise her ne kadar kendi sesinden dinlesek bile bir başkasının, müzik öğretmeni olan Bayan Dewish’in hikayesidir. Köyde daha üst tabakadan artık burjuva
PiramitWilliam Golding · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20191,217 okunma
Reklam
8/10
·152 syf.··
Beğendi
·
2021 7. kitabı
Casus Modernizm’in zirve yaptığı bir dönemde post-modern ve aykırı görüşlerle yaşayan ‘’tehlikeyle flört eden bir kadın’’ın hikayesini anlatıyor. Hikâye annesinin kendisine sembolik olarak verdiği bir hediye ve öğütle başlıyor. Gelgelelim Mata Hari bu öğüdü anlamsız bulacak, dinlemeyecek ve ne yazık ki her şeyini kaybettikten sonra anlayacaktır: ‘’ Evden ayrıldığım gün annem beni yanına çağırdı ve elime bir kese tutuşturdu. Keseyle ne yapacağımı sordum anneme. ‘İçinde lale tohumları var, ülkemizin sembolüdür. Ama daha da önemlisi, sana verecekleri bir ders var; onlar görünüşte başka çiçeklerden ayırt edemediğin anlarda bile hep lale kalacaklar. Ne kadar isteseler de güllere veya ayçiçeklerine dönüşemeyecekler. Kendi varlıklarını inkâr etmek istedikleri taktirde hayata küskün ölecekler.’ ‘’ Mata Hari böyle atılır hayata… Genç yaşta, henüz bir lise öğrencisiyken okul müdürünün cinsel istismarına uğrar ve cinselliği, cinselliğin gücünü çok çirkin bir tecrübeyle kavramış olur. Önceleri o da herkes gibi bu lekeden kurtulmak ve saygın bir hayata kavuşmak uğruna genç bir subayla evlenir ve Hindistan dolaylarında bir adaya gider. Burada kendince hayatının aydınlanmasını yaşayacaktır, hayalleri peşinde koşmanın azmini ve ilhamını yakalayacaktır burada. Eşinin arkadaşlarından birinin eşi, bu ‘’kadınların klasik yazgısı’’na daha fazla katlanamayarak intihar edince Mata Hari de bu takma adını alır kendine ve arkasında çocuğu ve eşini bırakarak yeni bir hayata atılır. Bu kadınların kaçınılmaz mutsuz yazgısıyla ilgili şöyle düşünmektedir o: ‘’Doğmak, okula gitmek, koca bulmak için üniversiteye devam etmek, dünyanın en fena adamıyla bile olsa sırf kimsenin bizi istemediğine dair söylentiler çıkmasın diye evlenmek ve çocuk sahibi olmak, yaşlanmak, son demlerde kaldırıma bir
CasusPaulo Coelho · Can Yayınları · 20166,9bin okunma
‘’KORKUYORUM, BİZDEN KORKUYORUM…’’
Puan vermedi·261 syf.··
2021 6. kitabı
William Golding, Sineklerin Tanrısı’nda III. Dünya Savaşı’nda bir yerden başka bir yere götürülen ve çocukları taşıyan bir uçağın ıssız adanın birine düşmesiyle çocuklar arasındaki sosyolojik ve psikolojik değişimleri inceliyor. Bu tespitler yazıldığı zamanla kıyaslandığında o kadar haklı ki roman, Golding’e Nobel ödülü getirmiş. Golding’in felsefesi esasında çok basit bazı ana argümanlara dayanıyor. Saf ve masum dediğimiz çocukların bile aslında kötülüğe en az yetişkinler kadar meyilli olduğunu işliyor en temelde. Bununla birlikte kitabın ana düşüncesini oluşturan sav, dünyanın ve insanlığın gidişatını aslında dışarıdaki faktörlerden ziyade tek tek insanların ve insan kitlelerinin içindeki o açığa çıkmamış, gizil kötülükte yattığı düşüncesi. Bu iki temel argümandan sonra, kitle psikolojisinin ne denli ağır yanılgılara gebe olduğunu da ilmek ilmek işlemiş yazar. Bir önceki okuduğum kitapta, Cesur Yeni Dünya’da bu sav çok güzel özetlenmişti: ‘’ Son tahlilde görünen o ki, tanrıların yasalarını, toplumları idare eden kişiler dikte ederler; ilahi takdir düşüncesi, insanlardan çıkar.’’ Bu düşünceye göre çocuklar aslında sürü psikoloji etkisinde kendi inançlarını sanki dışarıdan gelmişçesine telkin etmişlerdi kendilerine: ‘’Şimdi ben burada hemen söylüyorum hortlaklara inanmadığımı. Ya da inanmadığımı sandığımı. Ama onları düşünmekten de hoşlanmıyorum. Yani şimdi karanlıkta, hoşlanmıyorum. Karar vermeliyiz, hortlak var mı yok mu?’’ Derinlemesine bir alegoriyle yazılmış kitap, zamanın temel ideolojilerini ve toplumun içindeki ana görevleri de bünyesinde barındırıyor. Ralph karakteri ile hümanist bir liderlik; buna karşılık Jack karakteri ile faşist bir idare anlayışı; domuzcuk karakteriyle toplum tarafından hak ettiği değeri göremeyen entelektüel kişilik ve son olarak da
Sineklerin TanrısıWilliam Golding · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202597,3bin okunma
KEHANET OLAMAYACAK KADAR BİLİMSEL
Puan vermedi·266 syf.··
2021 5. kitabı
Huxley’in Cesur Yeni Dünyası genel kanıdaki yorumların aksine bana kalırsa kehanet olamayacak kadar nesnel ve bir o kadar zamanına göre de öngörülebilir bir gelecek senaryosu. Kısaca özetlersek, zamanının Tycoon’u Henry Ford’u ve görüşlerini ilahlaştırmış, doğum sistemini yıkarak yerine kuluçka sistemiyle neslin devamının sağlandığı, aile kurumunun temelli kökünden kazınıp yerine radikal toplumcu kültürünün empoze edilerek inşa edildiği ve sınıflara ayrıldığı ileri gelişmiş bir medeniyeti anlatıyor Cesur Yeni Dünya. Huxley, post-modern kültür ve uygarlık eleştirisini bu romanla dile getirmeye çalışırken yalnızca karakterleri kullanmamış ve derinlemesine her bir mekanla ve neredeyse her bir diyalogla bu eleştiriyi sunmuş. Bana kalırsa bu açıdan kitabın her sayfası bir hiciv niteliğinde okutuyor kendini. Her ne kadar ağırlıklı olarak Orwell’in 1984’ü ile kıyaslanarak irdelenmiş ve incelenmiş olsa da çok önemli bir farkla ayırıyor kendini roman. Cesur Yeni Dünya, önceliğine her bir dünya vatandaşının mutluluğunu almış tabi tek bir şartla: bu mutluluğu tercih etmek zorundasınız. Doğa’nın ve bilhassa (çok ilginç olarak) bilimin çirkin olan tüm yönlerini görmezden gelmek, acıyı yaşamamak ve hissetmemek zorundasınız. Bu durum kendisini en güzel vahşi karakteri ile dünya denetçisi Mustafa Mond arasındaki diyalogta kendini açığa çıkarıyor: “Ben keyif aramıyorum. Tanrı’yı istiyorum, şiir istiyorum, gerçek tehlike istiyorum, özgürlük istiyorum, iyilik istiyorum. Günah istiyorum.” “Aslında,” dedi Mustafa Mond, “siz mutsuz olma hakkını istiyorsunuz.” Cesur Yeni Dünya işte böyle bir dünya. Mutsuz olma hakkı ve özgürlüğüne bedel olarak iradesiz bir mutluluk ve yüksek refah seviyesiyle zorunlu bir yaşam. Anlamdan yoksun ve entelektüel açıdan değerli her eserin yasaklandığı bir
Düşünce
Cesur Yeni DünyaAldous Huxley · İthaki Yayınları · 202173,1bin okunma
''Beni öldürmeyen şey, beni güçlendirir.''
10/10
·352 syf.··
2021 4. kitabı
‘’İnsan sıkı tutmalı yüreğini; çünkü gitmesine izin verirse, çok geçmeden aklı da gider peşinden…’’ Tabiatın bazı anları vardır; öyle anlar ki mikrokozmostan makrokozmosa, bu anlarda olağan sürüp giden sükûnet kaybolur; alevlenmeler, dalgalanmalar, patlamalar cereyan eder. Doğa, ancak bu şiddetli sağaltımlarla dengesini muhafaza edebilir, ancak bu gerilimlerle kendini gerçekleştirebilir. Tabiatın bu karakteristiği insanlık aleminde de tecelli eder ve yer yer, zaman zaman beşeriyetin içerisinden filizlenerek çıkan bazı insanlarda gerilimlerle, olağandışılıklarla dem vurur kendinden. İşte Zweig, ‘’kendileriyle savaşanlar’’ olarak tarif ettiği ve adını koyduğu bu karşılaştırmalı biyografide, insanlığı rahat bırakmamış ve bırakmayacak bu huzursuzluğun kara lanetinin üç büyük kurbanını inceler: Hölderlin, Kleist ve Nietzsche. Her üç kişiliği hem kendi aralarındaki inanılmaz benzerliklerle, hem de her yönüyle bu üçünün bir anti-kahramanı olarak Goethe ile kah aynılık kah zıtlık olarak ilmek ilmek anlatır hikayesini. Her üçü de bilinmeyen bir ‘’burcun’’ etkisiyle neredeyse kusursuz biçimde özdeştir: varlıksızdırlar, göçebedirler, huzursuzca kıvranarak yaşamışlardır. Üçünün de ne bir eşi ne de bir çocuğu olmuştur, üçü de bakir kalmışlardır bu kendilerine ait olmayan yeryüzünde. Yaşamları boyunca kusursuz bir istikrarla inşa ettikleri tragedyalarını ya bir delilik ya bir intihar ya da bir zihinsel çöküşle taçlandırmışlardır daha gencecik yaşlarında. Zweig; Hölderlin, Kleist ve Nietzsche üzerinden anlattığı ve tarih boyunca onlar gibi daha nicelerini esir alarak yiyip tüketen bu laneti orijinal eserde ‘’demon’’ yani şeytan olarak nitelendirmiştir. Eserde bu ‘’şeytan’’ sözcüğüyle kişileştirilmek istenen durum esasında insanlığın, bireylerin; özünde ve derininde yatan, acı
Psikoloji
Kendileriyle SavaşanlarStefan Zweig · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20193,118 okunma
Reklam