“Yabancı”nın okuyan herkese garip hissettiren bir yanı olduğu aşikar.
Peki nedir bize yabancı gelen bu garip his.
İlk izlenim olarak ana karakterimiz Meursault’un diğer insanlar gibi yaşayıp hissedemediğini hemen fark ederiz. Ancak hikaye ilerleyip derinleştikçe aslında Meursault’un hissetmediğini değil, hissettiklerinin ve başına gelenlerinin bir anlamı olmadığını düşündüğünü görürüz. Hatta ilk varsayımın aksine Meursault fiziksel çevresine, hava durumuna, gürültüye, aşırı duyarlıdır. Ancak bunların doğurduğu sonuçların kendi için bir anlamı olduğunu düşünmez. Zira ne bedeninin duyumlarını ne de fiziki çevresinin koşullarını kendi belirlemiştir.
İnsanı diğer canlılardan ayıran şey bilincin bir sonucu olarak başımıza gelen şeylere “anlam” yükleme çabamızdır. Bu çaba; kaotik ve kaldırılması güç gerçekliğin indirgenmiş ve masum(yutulabilir) bir versiyon haline getirilmesidir. Meursault’ta bize garip gelen şey bilincinin bu temel “anlam” varsayımından mahrum olmasıdır. Hikaye ilerledikçe, kaderimizin ne kadar bizim dışımızdaki determistik süreçlerin bir çıktısı olduğunu görmeye başlarız. Hakikatin bu cilalanmamış, kaba saba halinde bizi ziyadesiyle rahatsız eden bir şeyler olduğunu hissederiz.
Başımıza gelen büyük felaketlerin bile aslında ne kadar absürt denecek kadar tesadüfü olaylar silsilesi sonucu olduğunu anlatmak için idam kararının alındığı esnada şöyle söyler;
__“Bütün iyi niyetime rağmen, bu kesin ve acı gerçeği kabul edemiyordum. Çünkü sonuçta, onu meydana getirmiş olan kararla o kararın bildirildiği andan itibaren değişmez bir şekilde birbirini kovalayan olaylar arasında gülünç bir orantısızlık vardı. Kararın saat 17'de okunacağına saat 20’de okunmuş olması ve büsbütün başka bir nitelikte de