Yanlış bir zamanda, yanlış bir yoldayım. Kendimi ve başkalarını suçlamaktan yola odaklanmayı unuttum; yolumun yanlış sapağa girdiğini bile fark etmedim. Ayağımın tökezlediğini, ruhumun daraldığını, kalbimin sıkıştığını ve gönlümün ızdırap çektiğini fark etmem hayli zaman aldı. Hücrelerim yolumun yanlış olduğunu haykırırken ben kulağımı tıkadım. Bu durum şeytanın da benim de işime geldi; çünkü böylesi daha kolaydı.
Ancak kalbim bu yanlışa daha fazla dayanamadı; uyanmam için bana sıkıntı ve huzursuzluk bahşetti. Maddem iş görürken manam her an halimi sorguda; kendimle her an kavga içindeyim. Bazen de şeytanla... Kim kazanacak, galip gelecek olan kim, meçhul. İrademin sağlam mı yoksa zayıf mı olduğu şimdiden sonra belli olacak. Şeytana kanıp pes mi edeceğim, yoksa Allah’a sığınıp savaşacak mıyım?
İşte burada yalnızım artık; suçu başkasında arayamam. Çünkü yolu kendim sapağa sürükledim. Meğer evvelinde de başkalarının suçu yokmuş, ben bahaneme kılıf uydurmuşum. Zannımca, çaba göstermedikten sonra fark etmenin bir manası yok. Fark etmek de bir adımdır elbet ama yeterli gelmez. Çaba gerek, irade gerek, sığınmak gerek, teslimiyet gerek, sebat gerek.
Bir de hayırlı dost gerek; çünkü yol ağır, yorucu, taşlı ve cazip. Yanlışa meylettiğin zaman tutup çeksin; çekerken önceliği Allah rızası olsun ki dostunun yolunu cehennem çukurundan cennet bahçesine çevirsin. Hz. Ebû Bekir (r.a.) gibi dost bulanlara ve bulup kıymetini bilenlere ne mutlu! Bende dost da mevcut, yanlış da olsa yol da mevcut.
"Madem dostun var, neden seni çekip almadı, bu ızdıraptan kurtarmadı?" derseniz; dost çabaladı, çabalıyor da... Ama bende dosta karşı "naz" var. Nazım onu esir alıyor ama bu durum patlaması yakın bir bomba gibi. Niyetim, patlamadan söz dinleyip hizaya gelmek. Dostu kaybetmek korktuğum