• 144 syf.
    ·2 günde·Beğendi
    Ermeni taşra edebiyatını çok severim ama sadece yazarların ulusal kimlik farkından dolayı böyle bir tabiri de çok yerinde bulduğumu söyleyemem.Mesela bugün okuduğum bu minik eser,yazarı tarafından yarısı Türkçe,yarısı Ermenice olarak kaleme alınmış.Çünkü Margosyan,bu topraklarda doğmuş,büyümüş,yetişmiş,okumuş ve yaşamış bir isim:Bir haberde yazanları aynen aktarayım:
    "23 Ara­lık 1938’de Di­yar­ba­kır’da, Han­çe­pek yani bilinen adıyla Gavur Mahallesinde doğ­du. Eği­ti­mi­ni Sü­ley­man Na­zif İl­ko­ku­lu, Zi­ya Gö­kalp Or­ta­oku­lu, da­ha son­ra İs­tan­bul’da­ki Bez­ci­yan Or­ta­oku­lu ve Get­ro­na­gan Li­se­si’nde sür­dür­dü. İs­tan­bul Üni­ver­si­te­si Ede­bi­yat Fa­kül­te­si Fel­se­fe Bö­lü­mü’nü bi­tir­di.Babası Diyarbakır'daki Süleyman Nazif İlkokulunu bitirince Ermenice öğrenmesi için Margosyan'ı İstanbul'a yolluyor. Çünkü, babası dişçi Ali, “Asıl adının Sarkis olduğunu, Ali isminin kendisine sonradan Siverek'te bir köy ağası tarafından verildiğini, Birinci Harbi Umuminin sürgün artığı olduğu için dört yaşlarında sünnet edilip Müslümanlaştırıldıktan sonra isminin değiştirildiğini, aslında bir filla, yani Ermeni çocuğu olduğunu, çocuk yaşta çobanlık yaptığı için okuyup yazma öğrenemediğini, bu nedenle de ona ana dilini hiç olmazsa öğreterek, böylece tarihle bir tür hesaplaşmaya soyunduğunu” Diyarbakır'da herkese anlatmış, öyle ki olayı bilip duymayan kalmamış. Hakikaten Mığırdıç Margosyan da, babasının bu tavrını bir nevi vasiyet olarak kabul etmiş olacak ki, ileri de yazarlığa soyunarak Ermeni kültürünü tanıtmaya çalışmaktadır."

    Şayet Margosyan okuduysanız,anlatmama gerek yok,nefis betimleme ve öyküleme yeteneğine sahip olduğunu zaten bilirsiniz.O'nu okurken,kendinizi Diyarbakır sınırlarında hissetmeniz kaçınılmaz olur.

    Kendi çocukluk anılarından kesitler sunmuş bize Margosyan.Yaşadığı dönemde tanıklık ettiği yoksulluğu,yokluğu dile getirmiş.Bu yokluk zamanlarında bile Türküyle,Ermenisiyle,Çerkeziyle,Rumuyla hepsi tek yürek tek bilek olmuşlar.Gündelik hayatta yaşanılanlar bize oldukça samimi bir şekilde aktarılmış.Sizi asla zorlamayan,sıkmayan,su gibi akıp giden 8 sıcak öykü..

    Bence güzelden de öte,çok çok özel bir kitaptı.Önyargılarınızı bir çöp poşetine doldurup bağlayarak, bir tarafa atın ve bu esere bir şans verin lütfen.Edebiyat adına,sanat adına neleri elinizin tersiyle ittiğinizin farkına varacaksınız...
  • 144 syf.
    ·Puan vermedi
    Bu inceleme, Gavur Mahallesi ve Söyle Margos Nerelisen kitaplarının ortak incelemesidir.
    Mıgırdiç Margosyan, Diyarbakır' ın Ermeni Mahallesi ( halk dilinde Gavur Mahallesi olarak bilinen) Hançepek Mahallesinde doğmuş, Ermeni bir yazardır.
    Yazar, çocukluğunda yaşadığı olayları kendi yöresel şivesiyle samimi ve akıcı bir dille anlatmış. Bu kitapları okuyunca, halkımızın din ırk ayrımı yapmadan nasıl bir kucak açtığını göreceksiniz.
  • 124 syf.
    ·Puan vermedi
    Bu inceleme, Gavur Mahallesi ve Söyle Margos Nerelisen kitaplarının ortak incelemesidir.
    Mıgırdiç Margosyan, Diyarbakır' ın Ermeni Mahallesi ( halk dilinde Gavur Mahallesi olarak bilinen) Hançepek Mahallesinde doğmuş, Ermeni bir yazardır.
    Yazar, çocukluğunda yaşadığı olayları kendi yöresel şivesiyle samimi ve akıcı bir dille anlatmış. Bu kitapları okuyunca, halkımızın din ırk ayrımı yapmadan nasıl bir kucak açtığını göreceksiniz.
  • 144 syf.
    ·4 günde·7/10
    Margosyan, Ermeni taşra edebiyatının yaşayan temsilcisi olarak bilinir. Kendisini bilmeme rağmen hiçbir öykü kitabını okumamıştım. Değerli arkadaşım Sofia son gelişinde bu kitabı da beraberinde getirerek bana hediye etti ve Margosyan ile tanışmamı sağladı. Ona buradan teşekkür ediyorum.
    Kitaba gelecek olursak toplamda sekiz öyküden oluşuyor. Öykülerin hepsi Margosyan'ın doğduğu Diyarbakır da bulunan Hançepek yani Gavur Mahallesinde geciyor. Öykülerin Diyarbakır ağzıyla yazılması bambaşka bir zevk veriyor okuyucuya. Ermeni,Türk, Kürt, Süryani, Keldani, Yahudi, Yezidi gibi farklı din ve kültürleri barındıran Diyarbakır'ı şöyle bir turlamak istiyorsunuz kitabı bitirdikten sonra.
    Ermeni taşra edebiyatına giriş yapmak isteyenlere tavsiye edebileceğim bir öykü kitabı. Keyifli okumalar. :)
  • ...Tanrı'nın esas evi, insanların vicdanı ve onun sesiydi. Bu sese kulak verenler, bu sesi dinleyenler eninde sonunda Mevla'sını bulurdu.
  • "Til-li-li, ti-li-liii" bizim yörelerde Ermeni'nin, Kürt'ün, Türk'ün, Süryani'nin, Keldani'nin, hasılı tüm toplumun sevinç çığlığıdır. Düğünlerde, "toy"larda, nişanlarda, sünnetlerde çağrılıp söylenir. "Ti-li-li" siz sevinç olmaz!
  • Toza Sor Axparig!

    Mıgırdiç Margosyan'ın kitaplarında öylesine bir Diyarbakır anlatısı vardır ki; 1953'de daha 15 yaşında orta mektep talebesi iken şehrinden ayrılmış bir çocuğun değil, ömrü billâh o kadim surların içindeki mahallelerden ayrılmamış, hep oralarda yaşamış biri gibi.

    “Toza Sor” Bukowski’nin önsöz yazdığı John Fante’nin muhteşem kitabıdır.
    Yazar adayı Arturo Bandini ve garson sevgilisi Camilla’nın hikâyesidir. Finali vurucudur kitabın, kendisi de öyle!
    Camilla uçsuz bucaksız çölün girişinde kaybolmuştur. Bandini kitabını yazıp bitirmiş ve kitap basılmıştır. Bakar çöle Bandini ve artık kendisi için hiçbir anlamı olmayan çölün tozuna doğru fırlatıp atar kitabı. Ve hikayeye noktayı koyar.
    Mıgırdiç Margosyan 1938 Diyarbakır doğumludur. İlk Türkçe kitabı ellisine merdiven dayadığı 1988 yılında Bebekus’un Kitaplarında “Gâvur Mahallesi” ismiyle yayınlandı. Sonra diğerleri geldi.
    Gavur Mahallesi, Biletimiz İstanbul’a Kesildi, Söyle Margos Nerelisen ve Tespih Taneleri kitaplarında öylesine bir Diyarbakır anlatısı vardır ki; 1953 yılında daha 15 yaşında orta mektep talebesi iken şehrinden ayrılmış bir çocuğun değil, ömrü billâh o kadim surların içindeki mahallelerden ayrılmamış, hep oralarda yaşamış birinin anlatısı vardır.
    Hafıza çok diridir. Karakterler gündelik hayata capcanlı olarak müdahil olmuştur. Kendisi aile efratları ile birlikte hayatın orta yerindedir. Sosyal yaşam da öyle! Demirci körüğünü çekerken, kasap et doğrarken, evde turşu kurulur, ya da şehriye kırılırken, rakı, şarap yapılırken hayat olanca canlılığıyla ben buradayım demededir.
    Arada bir, siz buna sıkça arada bir deyin! Mesela son 15-20 yıldır yılda ortalama bir kez şehrine geldiğinde sokakları, mahalleleri, tanıdık bildik evleri bir bir kodlayarak elini kapısına, duvarına sürerek tavaf eder gibi dolaşan, hatta yanındakilere anlatarak belgeleten biridir Mıgırdiç Margosyan. Çoğunun tanığıyım.
    Son üç yıldır; 2015 sonbaharından bu yana felakete kurban gitti o mekânlar. Artık yok. Mıgırdiç Margosyan’ın evi de, adı verilip girişine tabelası çakılan sokağı da yok. Ez cümle kitaba ad olan Gâvur Mahallesi de yok.
    Bütün bunları yazdım, zaten biliyorsunuz.
    Fakat şimdi yazacağım hariç!
    Yakın günlerde izin alıp girdik hâla yasaklı Gavur Mahallesine! Taammüden cinayete kurban gitmişti. Evlerin, mahalle, sokakların yeri tarlaya dönüşmüştü.
    Birbirimizin yüzüne baktık. Kurşun değse kan akmaz haldeydik. Öylece, orta yerde dolanıp durduk. Sonra mekânların, evlerin sokakların, artık olmayan yerlerini belirlemeye çalıştık. Pek de başarılı olamadık.
    Sonra çıktık yasak alandan. Yürüdük Balıkçılarbaşından Suriçi Dörtyola doğru. Yolun ortasında Ulucaminin sol çaprazında boyacılar sıralanmıştı Hasan Paşa Hanının tam karşısında.
    Mıgırdiç Margosyan “Hele gel şu boyacılara ayakkabılarımızı bir fırçalatalım. Tozu temizlensin” dedi. Dönüp baktım toza bulanmış rengini yitiredurmuş ayakkabılara. Sonra ustaya. “Bırak istersen, öylece, tozlu olarak kalsınlar. Mahalle gitti, evler gitti, insanlar yitti. Bari geride tozu kalsın…” dedim.
    Mümkün olsaydı, yanımızda götürmüş olsaydık. Birimizin elinde “Gâvur Mahallesi”, diğerimizin elinde “Sırrını Surlarına Fısıldayan Şehir” kitaplarımızı toza savurup fırlatıp atsaydık yitik mekânlara… (ŞD/ÇT)