O halde, siz aşıksınız, yani hem arzu ediyor hem arzu etmiyorsunuz. Aşk insanı kendisine düşman yapar. Sonuca ulaşmanın sizi hayal kırıklığına uğratacağından korkuyorsunuz. İlahiyatçıların dediği gibi, eşikte durmaktan zevk alıyor, gecikmenin keyfini çıkarıyorsunuz.
Çünkü dünyada iyiliklerin artması biraz da tarihin yazmadığı küçük eylemlere dayanır; ayrıca, eğer hayat şu anda sizler ve benim için daha kötü olabilecekken o kadar da kötü değilse, bunu yarı yarıya, ideallerine bağlı kalarak bir köşede gösterişsiz hayatlar yaşamış, şimdi de kimsenin ziyaret etmediği mezarlarda yatan insanlara borçluyuz.
Adı ne olursa olsun, bir şeye inanmak ve onu yapmak zorundayız; başkalarına en körü körüne bağlı gibi göründüğümüz durumlarda bile aslında yaptığımız şey, bizim kendi yargımıza dayanmaktadır.
İnsan tüm diğer canlılar gibi doğduğunda o kadar bir ve bütün, o kadar derli toplu haldedir ki o bütünün içinde hiçbir şey ayrılık gayrılık taşımaz. Bu birlik ve bütünlüktür bir bakıma onu o çaresiz halinde yaşatan. Ne zaman ki o bütünün içinden kendisini çıkarır ve ona "ben" der, kendisiyle geri kalan her şey arasında ilk yarık açılmış olur. Ve "ben", dediği şeyi terbiye ederek tekrar o bütünle uyumlu hale getirinceye ve uyumla onun içindeki yerini alıncaya kadar bir daha kapanmaz. Kapanmadığı sürede "ben" dediği şey de tehlikededir ve "ben" diyerek yöneldiği her şey ondan bir parçayı kendine çeker, tutsak eder ve böylece dağılma başlamış olur.