O zamanlar gökyüzü o kadar alçaktı ki hiçbir insan dik durmaya cesaret edemezdi. Yine de yaşam vardı, arzular ve bayramlar vardı. Bir de bu dünyada hiçbir zaman en iyisi beklenmese de en azından her gün en kötüsünden kurtulmak umulurdu.
Elbette benim yerim aydınlık ve kusursuz dünyadaydı, anne ve babamın çocuğuyum ben; gel gelelim gözümü nereye çevirsem, nereye kulak kabartsam öbür dünyayı algılıyordum, çoğu kez bana yabancı gelmesine, beni hep tedirgin etmesine, içimi korku ve vicdan azabıyla doldurmasına karşın, öbür dünyada yaşıyordum.
Bizim evde dirlik düzenin, huzurun ve vicdan rahatlığının, bağışlama ve sevginin bulunması harikulade bir şeydi, ama bütün diğer şeylerin, bütün o gürültücü ve çığırtkan, insanın darda kaldığında hemen koşup annesine sığınabileceği o kasvet verici, karanlık, zorba ve hoyrat nesnelerin varlığı da harikuladeydi.