Sık sık karşımıza çıkıyordu: “Unutamıyorum” -- “Bunu nasıl taşırım?” — “Aklıma geldikçe…”, diyorduk, sen de ben de, kötü, zedeleyici, kırıcı; ilişkimiz açısından gereğinde yıkıcı olabilecek bir olgunun, olayın, eylemin anısıyla ilgili olarak — anılar ile ilişki arasındaki bağlantıyı düşünürdüm o zamnlarda:-
Anılar, garip ya işte, ‘geçmiş’ şeylerin taşıyıcıları oldukları halde, ‘şimdi-burada’ki ilişkinin en önemli temelini oluştururlar — ‘şu anda’ kurduğumuz, hep, ‘daha önce’ kurulmuşların üstüne kurulur; bunları ‘şimdi’ye taşıyanlara da, anılardır. Bu bakımdan, her anı da, ilişki açısından, olumlu ya da olumsuz —ilişkinin kurulmasını destekleyici ya da köstekleyici— anlam yükleri taşır. Diyelim, senin ile benim, birlikte yaşadığımız hoş, güzel, mutlu olayların anıları, ya da, nahoş, çirkin, üzücü olayların…
Yani, belirli bir anlamda, bir ilişkiyle ilgili her anı, sanki bir ‘duygusal etiket’ taşır, onunla birlikte tutulur bellekte: “Ne iyi olmuştu…” / “Ne kötü olmuştu…”…
O zaman, ‘anı’ - ‘ilişki’ bağlantısında, ‘ideal’ durum şu olurdu diye düşünebiliriz: İnsanda öyle bir anımsama (bellekte tutma/ bellekten silme) yeteneği olsaydı ki, ilişkideki iki kişi, her biri ayrı ayrı; ya da, konuşarak, anlaşarak, birlikte, ilişkilerine katılan anıları ayrıştırıp ayıklayarak anımsayabilselerdi — yani ilişkinin belleklerinde taşınan geçmiş duygu temelinin —anlam yükünü— de kurabilselerdi…
Şöyle olabilirdi bu: Her anı, anlamının ilişkiye katılması —onu etkileme, yönlendirme, biçimlendirme özellikleri— açısından ele alınır, ilişkiyi yeğinleştirmesi/ yoğunlaştırması, yoksullaştırması/ zengileştirmesi, alçaltması/ yüceltmesi bakımından değerlendirilir; bu değerlendirmenin sonuçları, ilişkinin bilinç temeline katılırken de, olumsuz anılar silinip, olumluları tutabilirdi.
— Böyle