Akılcılık ve bilgi, toplumlarımızda ödüllendirilip teşvik ediliyor. Dinî kurumların otoritesi azaldı ve böylece bugün ulusların ekseriyeti laik demokrasiye sahip olmaktan dolayı gururlu... Buna rağmen dünya nüfusunun yaklaşık üçte ikisi kendilerini tereddüt etmeksizin dindar olarak tanımlıyor.
İnsanların dinî inanca sahip olma ihtiyacını anlamak zor değil: insan evrenin yoğunluğu, karmaşıklığı ve yaşamın "mucizesi" ile karşı karşıya kaldığında din, felsefe ve bilimin tatmin edici biçimde çözemediği gizemleri açıklamak ve anlamak için bir çerçeve sunuyor.
Günümüzde insanların çoğu kendilerini Hıristiyanlık, İslamiyet, Hinduizm veya Budizm ile tanımlamasına rağmen çağlar boyunca dünyanın farklı kesimlerinde çok çeşitli dinler var olmuştur. Bazıları kadim, bazıları silinip gitmiş, bazılarıysa yakın zamanda ortaya çıkmış; her birinin kendine özgü inançları ve uygulamaları olsa da çoğunun birtakım ortak özellikleri bulunmakta. Bunların başında iman; yani bir şeye, genellikle doğaüstü bir güce, varlığa veya ilkeye inanç geliyor. Kanıta dayalı akılcı açıklama yerine iman, dini; bilim ve felsefeden ayırır.
Ancak din, başka türlü açıklanamayan bir şeye inanmaktan çok daha fazlasıdır. Bu, bireydeki iman veya maneviyat olarak düşünülebilir; din ortak faaliyet, bir kurum, ritüeller ve ahlaki bir yasa içeren ortak bir inancı ifade eder. Kapsamlı bir inanç sistemi sunduğu için genellikle söz konusu dine inanan insan topluluğunun kökenleri hakkında bir mitoloji de sağlar, bu nedenle o toplumun kültürünün temel taşı haline gelir.
Her şeyi başaramazsın, her istediğini yapamazsın. İnsani özelliklerin maalesef buna müsait değil. Eğer ki her istediğini yapacağını düşünüyorsan seni kocaman bir hayal kırıklığı bekliyor. Geçmişten getirdiklerin, genetik özelliklerin, fiziksel yapın, mizacın, zihinsel kapasiten; hepsi senin potansiyelini belirler. Daha önce de söylediğim gibi, her şeyi çok iyi yapamazsın ancak emin ol, çok iyi yapabilecegin en az bir tane şey vardır.
Siz bu oklara benzersiniz. Eğer hepiniz birleşip birinizi hakan yaparsanız ve onun sözünden çıkmazsanız hiç kimse sizi kıramaz, dağıtamaz. Birleşmezseniz teker teker ve pek kolay kırılırsınız.
Cengiz’i en çok sinirlendiren de bilhassa bu vaziyetti. Kendi kanını taşıyan Çağatay’ın, Oktay’ın, Tuluy’un birer ini (küçük kardeş) olmak dolayısı ile Cuci’ye karşı kölece hürmet göstermeleri, onun önünde diz çökmeleri ve her emrini bizzat han ve hakan iradesi gibi, muhterem tutmaları Cengiz’in aklını başından alırdı. Bu asil kanlı prenslerin o kanı bozuk, babası belirsiz yapma şehzade önünde eğilmelerini gördükçe güneşin bir çöplüğe boyun kırdığını görür gibi gözü kararır, sinirleri bozulurdu.
Bununla beraber elemini kimseye sezdirmezdi. Onu, doğduğu günden beri bir kere olsun okşamamıştı, öpmemişti. Fakat gene bir gün ona ağır bir söz söylememişti, gönül kıracak tavır almamıştı. Kendi oğulları ile Cuci’yi bir yerde gördüğü vakit de, içi yana yana bütün muhaverelerini onunla yapardı, öbürlerine ehemmiyet vermezmiş gibi davranırdı.