“Bizim büyük büyük büyük dedemizin kanatlarında bembeyaz tüyler varmış. Onu gören Mustafa, bu beyaz tüyleri yaşlı dedelerin ak sakallarına benzetirmiş. Onu o kadar çok sevmiş ki, peşinden koşarken neşeyle “Hacı! Hacı!” diye seslenirmiş. Bizim dede kargamız da Mustafa’nın bu tatlı seslenişine bayılır, onunla tarlalarda saklambaç oynarmış. Bazen kız kardeşi de bu oyuna katılırmış. Bütün tarlanın her tarafına uçar, Mustafa ile köşe kapmaca ve saklambaç oynarmış. Fakat bazen o, yorulduğumuzu anladığında kovalamayı bırakır dedem ve arkadaşları da o arada hem mısır yer, hem dinlenirmiş. Mustafa Kemal daha o zamanlardan belliymiş; doğayı da, hayvanları da, dostluğu da çok severmiş.”
Kitap sever olmanın en güzel yanlarından birisi de kitap hediyeleşmesi olabilir. Bir gün mesaj kutumda okunmamış bir mesaj olduğunu fark ettim ve Tuba Karatop Hanım'ın yazdıklarını gördüm. Meğer bir öykü kitabı çıkmış ve bana hediye etmek istiyormuş. Hatta yine meğer, yıllar önce ben kendisine yazmış olduğum bir romanı hediye olarak göndermişim. Ne kadar güzel bir duygu bu...
Esere geldiğimde, ilk başta şunu söyleyeyim. Ben bir yazar ve okur olarak öykü kitaplarını pek tercih etmiyorum. Bu, bir tercih. Bu doğrultuda bana gelen kitabın bir öykü kitabı olması dezavantaj olabilirdi. Ancak Tuba Hanım'ın duru Türkçesi, sade ve dolambaçsız anlatımını sevdim. Kitabı sadece işe gidip gelirken toplu taşımada okudum. Bana harika bir yol arkadaş olduğunu söyleyebilirim. İçinde kısa öykülerin bulunduğu kitapta en beğendiğim iki hikaye ise Olmaz Cemil ve Karaca idi. Olmaz Cemil, bana bazı aile efradımdan dolayı çok tanıdık geldi. Öykünün kendisi kadar Tuba Hanım'ın üslubu da çok başarılıydı. Keza Karaca'da ise hayranı olduğum Cengiz Aytmatov'un Beyaz Gemi'sindeki Maral Ana anlatısını hatırladım.
Velhasıl, meslektaşım Tuba Hanımın öyküleri samimi, çevreci, bizden öykülerdi. Bazılarının roman pasajı gibi olduğunu da ifade edeyim.
Yolunuz açık olsun Tuba Hoca'm...