Ölünce insan zaten hiç yaşamamış gibi oluyordu. Sanki arkasında utanılacak bir hikâye bırakmamış oluyordu. Bu dünyada insan ancak ölünce tertemiz oluyordu.
Aşkın has olanı bir karşılığı olup olmadığıyla ilgilenmez. Has aşk, tutulduğu varlıkta bir değeri var mı yok mu umursamaz. Has aşk tanrı aşkına benzer. Sen tanrıyı çok seversin, ama o herkesi sever, hatta belki seni sevmez. Ama ben tanrıyı değil, seni seviyorum Ali ve ben küçücük, alelade, zavallı bir insancığım. Varlığım, yeteneklerim çok sınırlı. Sevme gücüm tüm evreni kapsamaya yetmiyor. Tanrıyı kapsamaya yetmiyor. Sevgimi ancak sana adayabiliyorum. O kadar küçüğüm işte, düşün. Ve kadınım sonuçta, bütün kadınlar gibi ben de bilmek istiyorum.
"Ali sen beni gerçekten sevmiş miydin?”
Kendimi zorluyordum âşık olmak için. Aşkın da inanç gibi irade dışı bir şey olduğunu kabul etmek istemiyordum. Olunabilir diye düşünüyordum, tıpkı önlenebildiği gibi, âşık olunabilir de. Yeter ki emek ver, zaman harca.
Birbirimizi çürüttüğümüz kanepemize yan yana otururuz. Korku esir alır bizi. Ölene kadar. Ölünce biter. Her şey. İnançsızlığın iyi tarafı bu işte. Bir tek ölüme inanıyorum ben. Ölünce bittiğine göre, yaşanmış olanın da bir anlamı yok