Steinbeck’in kalemiyle tanışmak demek, bir çekiçle kalbine vurulmak gibi bir his. Fareler ve İnsanlar’ı okurken her satırda içimde bir şeyler sustu, bir şeyler kırıldı. Kitap o kadar sade ama bir o kadar da derin ki… Birkaç cümlede ömürlük yükler taşıyor.
George ve Lennie’nin dostluğu, bu kirli ve acımasız dünyada insana hâlâ güzel şeylerin mümkün olduğunu fısıldıyor. Lennie’nin safiyane sevgisi, hayata olan masum yaklaşımı öyle içime işledi ki, her hareketinde gözlerim doldu. Ama bu kitap, sadece bir dostluk hikâyesi değil. Aynı zamanda sistemin ezip geçtiği insanların hikâyesi. Hayalleri olan, ama o hayallere hiçbir zaman ulaşamayan küçük insanların.
Steinbeck bize bir hayali anlatıyor ama sonunu o kadar gerçek yazıyor ki, hayal kurmaktan utanır gibi oluyorsun. Herkesin bir çiftlik hayali var kitapta. Kimisinin bu hayali biraz toprak, kimisinin sadece biraz sevgi. Ama en sonunda anlıyorsun ki, bu dünyada en zor şey “insan” kalabilmek.
Yalnızlık teması öyle ustaca işlenmiş ki; karakterlerin her biri bir yalnızlık türünü taşıyor içinde. Crooks’un dışlanmışlığı, Candy’nin çaresizliği, Curley’in karısının görünmeyen varlığı… Hepsi bize aynı şeyi söylüyor: “Bu dünyada kimse gerçekten ait değil.”
Bu kitabı okurken kendimle yüzleştim. Hem insanın içindeki iyiliği hem de o iyiliği boğan karanlığı gördüm. Bazı cümleler içimde yankılandı, bazı satırlarda gözlerim doldu. Bitirdiğimde sadece bir kitap kapatmadım, içimde koca bir dünyayı susturdum.
Eğer hâlâ okumadıysanız, ertelemeyin. Bu kitap, insana kendini hatırlatıyor. Fareler ve İnsanlarJohn Steinbeck
Tolstoy bu kitabı yazarken sanki sadece bir aşk hikayesi değil, tüm bir hayatı, insanın iç dünyasını, toplumu ve ahlâkı masaya yatırmış. Anna’nın yaşadığı aşk öyle basit bir yasak ilişki değil; bir kadının kendini, tutkularını, anneliğini, toplumun baskılarını, erkek egemen dünyada ayakta kalma çabasını anlatıyor aslında.
Anna’yı okurken bazen yargıladım, bazen acıdım, bazen de onun yerinde olsam ne yapardım diye düşündüm. Ama en çok da onun yalnızlığını hissettim. Herkesin içinde ama kimsenin yanında olamadığı o ruh hâli… Sanki bir trenin içinde camdan dışarı bakarken geçen hayatı izleyen ama içine dahil olamayan bir kadındı Anna.
Kitabın diğer yüzü ise Levin. Onun varoluş sorgulamaları, doğayla ilişkisi, köylülerle olan bağı… Aslında Anna’nın kaybolduğu yerlerde Levin’in kendini bulma çabası var. İki karakter zıt gibi görünse de, ikisi de aynı sorunun farklı cevabı: “Nasıl yaşamalıyız?”
Tolstoy’un dili kimi zaman yorucu, kimi zaman büyüleyici ama kesinlikle sahici. Uzun betimlemeler, derin iç monologlar bazen boğsa da, her satırın altını çizmek istedim çünkü orada hayat vardı.
Bu kitap bana aşkı, evliliği, kadın olmayı, erkek olmayı, toplumun ikiyüzlülüğünü, vicdanı ve inancı sorgulattı. Okurken kendimi hem Anna’nın bakışlarında hem Levin’in sorularında buldum.
Kolay bir kitap değil ama etkisi uzun sürecek bir kitap. Kalbime oturdu diyebilirim. Anna KareninaLev Tolstoy