Okumaktan ziyade beraber yaşayacağınız, size yoldaş olacak bir kitap. Bir karakterin hayatı, günlük yaşamı, aşkı, sevgisi veya cinselliği bu kadar mı başarılı bir şekilde okura verilir de kitabı okumaktan ziyade okurla beraber yaşatılır. Vatanabe daha ilk sayfadan sizi bir hüznün, burukluğun hatta yaşama sevincinin içine alıyor. Hemen hemen her bir paragrafında bir duyguyu yaşıyor, o duyguya ait düşünüyorsunuz. Okumadığınız anlarda ise Midori’yi, Naoko’yu ve Vatanabe’yi merak edip, kitabın eksikliğini hissediyorsunuz. Kitap bittiğinde ise üzülüyorsunuz, nasıl ve ne şekilde kitaba ve karakterlere bağlandığınızı kendinize açıklamak ise inanın zor oluyor. Karakterlerin başından çok büyük olaylar geçmiyor, çoğunluk olarak günlük olayları ve günlük olayların arasına serpiştirilmiş kitabın ana konusunu okuyoruz ve inceden inceye kitaba, karakterlere bağlanıyoruz. Sanki kitabın içindeki oynanmamış, gündelik cümlelerin içindeki bir sihir insanı etkisi altına alıyor.
Kitapta aslında ana mesaj olarak verdiği Japonya’daki intihara meyilli olan gençler ve intihar etmeleri diyebiliriz. Kitapta birçok karakterin ağzından intihar kelimesi geçiyor ve bazıları da gerçekten intihar ediyor. İntihar, kitap boyunca farklı karakterler tarafından farklı şekillerde karakterlerine göre yorumlanıyor. İnternette kısa bir araştırma yapınca da Japonya’daki intihar oranlarının özellikle gençler arasında ne kadar çok olduğu bilgisine kolaylıkla ulaşmak da mümkün. Yıllık 30 bin gibi bir rakam söz konusu, gerçi bu rakam son zamanlarda artmış, kitabın yazım yılı olarak ve konusunun da yazım yılına göre daha eski zamanlarda geçtiğini düşünürsek Murakami belki o zamanlardan bu rakamı ön görerek kaleme almış olabilir veya direkt olarak bulunduğu zamana da dikkat çekmek istemiş olabilir.
Murakami aslında